4. Bölüm

Hz. Aişe b. Ebu Bekir


Hz. Ayşe-yi Sıddıka binti Ebubekri Sıddık El Kureyşî...

 

Hz. Ayşe validemizin annesi Benî Kinane'den Ümmü Ruman binti Amir bin Uveymir'dir. Hz. Ayşe ilk müslümanlardandır. Validemizin şöyle bir sözü vardır: "Kendimi bildim bileli annemi ve babamı müslüman biliyorum".

 

Mekke'nin fethinde Hz. Ebûbekir babası Ebû Kuhafe'yi bulmuş ve Efendimiz'in huzuruna getirmişti. Efendimiz, o ayrı nezaketi, inceliği ve arkadaş muhabbeti ile Hz. Ebûbekir'e "İhtiyar babanı niye yordun ya Ebûbekir, söyleseydin ben ona giderdim" demiştir. Resûlullah Efendimiz'i tanıyalım, arkadaş babasına böyle muamele edilir. Ebû Kuhafe orada müslüman olmuştur. Hz. Ayşe validemiz, annesi, babası, dedesi, kardeşleri sahabe olan bir validemizdir. Hz. Esma da öyledir. Hz. Esma ile Hz. Ayşe aynı anneden değillerdir. İkisinin de sülaleleri müslümandır, Hz. Esma'nın annesi sonradan müslüman olmuştur.

 

Hz. Ayşe validemizin doğum tarihi hakkında münakaşalar vardır. Bi'setin dördüncü yılında doğduğu rivayeti hakimdir ama hicret sırasındaki olaylarda yani Hz. Esma'nın belinden kemerini çözüp azık torbasını bağlaması, Abdullah bin Ebûbekir'in Sevr civarında kuzu, deve otlatma bahanesi ile üç gün boyunca Mekke'den haber getirmesi ve Hz. Ebûbekir'in azatlı kölesinin süt sağıp Efendimiz ve Hz. Ebûbekir'e götürmesi sırasında Hz. Ayşe laftan anlayacak derecede büyüktür. Evde ablasına yardım ediyor, azık hazırlıyorlar. Bu bakımdan yaşının biraz daha büyük olduğunu kabul edebiliriz. Ayrıca bu çok da önemli değildir, Hz. Ayşe'nin yaşından sanane... Resûlullah'dan daha iyi mi biliyorsun?

 

Aslında Hz. Ayşe'nin nikahı hicretten önce Mekke'de kıyılmıştır. Bu önemlidir, çünkü Efendimiz Hz. Ebûbekir ile çok yakın, onun kadar yakın arkadaşı yok... Yârigârdır, daha ötesi yoktur. Allah bile Tevbe sûresinin kırkıncı âyetinde Hz. Ebûbekir'e "ikinin ikincisi" demiştir. Ayet metninde olmadığı için çok bilinmez ama o sırada Efendimiz'in hitabında şu da vardır: "İki hak yolcusu arkadaşın üçüncüsü Allah'tır." Hz. Ebûbekir o kadar yakındır Efendimiz'e... Bu yüzden bir sıhriyyet temini bakımından Hz. Ayşe ile nikah Mekke'de kıyılmıştır. Bu bizim toplumumuza şu şekilde etki etmiştir; bir evlilik için genellikle şu hazırlıklar yapılır, kız isteme ki bu lafı hiç sevmem, rıza alma diyelim, söz, nişan, nikah, düğün... Zifaf düğünden sonra yapılır, nikahtan sonra yapılmaz. Eskiden nikah ve düğün ayrı yapılırdı, aralarında mutlaka bir zaman olurdu. Günümüzde genelde nikah ve düğün aynı zamanda yapılıyor. Dolayısı ile Efendimiz'in Hz. Ayşe ile nikahı Mekke'de olmuştur. Burada velayet meselesi söz konusu olmuştur, kızın velayeti babada olduğu için baba kızını nikahlayabilir.

 

Buna dayanarak İmam-ı Şafii hazretleri nikahta velinin iradesinin yeterli olduğu içtihadını getirmiştir ancak burada bizim telakkimizde bir noksanlık vardır, çocukluktan çıkınca, akil baliğ olunca, babasının bu iradesine rıza göstermezse nikah olmaz. Burası atlanıyor. Nikahın mezheplerle alakası olmayan, mezhepler üstü yani içtihada açık olmayan noktası evlenecek olanların rızasıdır. Örneğin, küçük kız çoğununu babası nikahladı, kız büyüdü akil baliğ oldu ve “ben razı değilim” dedi, o zaman nikah olmaz. Bu konu maalesef atlanıyor, Mısır'da da, Suriye'de de, ülkemizin doğusunda da...

 

Hz. Ayşe validemiz ile Efendimiz'in nikahları Mekke'de kıyılmıştır ama evlilik Medîne'de gerçekleşmiştir. Efendimiz ve Hz. Ebûbekir hicret ettikten sonra aynı yıl içinde Hz. Ayşe'nin annesi, ağabeyi Abdullah, Hz. Esma ve Efendimiz'in zevceleri Hz. Sevde, Hz. Ayşe ile birlikte hicret etmişlerdir. Hz. Sevde'yi anlatırken bahsetmiştik, Hz. Ayşe, Hz. Sevde'yi çok severdi. Efendimiz'in zevceleri arasında en çok O'nu sevdiğini, en çok O'na benzemeye çalıştığını söylediği rivayet edilmiştir.

 

Hicret hakkında kulak dolgunluğu olan, ilkokul veya Kur'ân Kursu seviyesinde bir bilgi var; Efendimiz Hz. Ali'yi yatağında bırakmış, diğer tüm müslümanlar hicret etmiş, son olarak Efendimiz ve Hz. Ebûbekir hicret etmiş ve Medîne'ye gitmişler. Böyle birşey yoktur, geride kalan daha birçok aile vardır. Bizzat Efendimiz'in zevceleri henüz Mekke'dedirler. Aynı şekilde Hz. Ebûbekir'in hanımı, çocukları da o sırada Mekke'de... Onlar daha sonra hicret etmişlerdir. Efendimiz'i tanımadıkça, hadiseleri doğru bilmedikçe bunlardan doğru neticeler çıkartamayız, doğru neticeler çıkartamadığımız için de doğru davranış sahibi olamayız.

 

Efendimiz'i taklit etmek, O'nun yaptıklarını yapmak sünnet değildir, yaptıklarının hikmetini araştırıp, o hikmete uygun davranmak sünnettir. Diğer türlü taklitçi oluruz. Taklit etmenin bir kıymeti elbette vardır ancak orada kalınırsa görüldüğü gibi dünyada müslümanlar layık oldukları seviyeye çıkamazlar. Müslümanların layık oldukları seviyeye çıkabilmeleri için Efendimiz'in davranışlarının hikmetine uygun davranmaları gerekir.

 

Hicret sırasında Hz. Sevde'nin yanında Hz. Fâtıma ve Hz. Ümmü Gülsüm de vardır. Efendimiz, hanımını, çocuklarını, hanımının çocukları olan üvey çocuklarını, Hz. Ebûbekir de hanımını ve çocuklarını bırakıp hicret etmişlerdir. Düşünün ki, Efendimiz yanına geldiğinde ayağa kalktığı Fâtımacığını bırakıyor geride... Üstelik Efendimiz'in canına kastetmek isteyen müşriklerin geride bırakılanlara dokunmayacağının garantisi de yok. Bu bize hicretin yüceliğini, büyüklüğünü aynı zamanda Hz. Ebûbekir'in Efendimiz'e muhabbetini göstermektedir. Hz. Ebûbekir, Efendimiz'e olan muhabbetinden dolayı ne hanım, ne çocuk dememiş ve hicret etmiştir. Ebûbekir olmak kolay değil...

 

Medîne'nin havası ile Mekke'nin havası arasında farklılık vardır. Bu farklılık bizim gibi dışardan gidenler için bile farkedilebilirdir. Medîne daha bir nemlidir, biraz daha serince olur Mekke'ye göre... Mekke kurudur, taşlıktır, yeşili adeta yoktur. Çok ciddi bir iklim farkı vardır. Hz. Ebûbekir, zayıf, naif, incecik bir kişidir. Elleri sıska el, damarları çıkıktır. Soluk benizlidir, saçları çok erken ağarmıştır. Hz. Ebûbekir ve Hz. Ayşe Medîne'ye gelince değişen iklimin etkisi ile hastalanmışlardır.

 

Hicretin üzerinden biraz zaman geçtikten sonra, Hz. Ebûbekir Mekke'de kıyılan nikahın düğünü için Efendimiz'e hatırlatmalara başlamıştır. Efendimiz bir süre Hz. Ebûbekir'in bu isteğini geçiştirir, bunun üzerine Hz. Ebûbekir, Efendimiz'e bu geçiştirmenin nedenini sorar. Efendimiz cevaben Hz. Ayşe için gönlünde yatan mehir parasını toplayamadığı, onun için beklediğini iletir. Efendimiz, Hz. Ebûbekir'in mehir olmasın teklifini de reddetmiş ve Hz. Sevde dulken 400 dirhem mehir verdiğini, Hz. Ayşe dul olmadığı için bu miktarın 500 dirhem olması gerektiğini söylemiştir. Bunun üzerine Hz. Ebûbekir bu miktarı kendisinin verebileceğini söyler, Efendimiz ise bu miktarı ancak borç olarak verirse kabul edeceğini iletir. Efendimiz daha önce de Mescid-i Nebî inşaatı için borçlanmış ve bu sırada onu ödemeye devam etmektedir. Hz. Ebûbekir mehir miktarını borç olarak vermeyi kabul eder. Dikkat buyurun, düğün Şevval ayında olur. İki bayram arası nikah, düğün olmaz diyenlerin kulakları çınlasın. Şevval, Ramazan ve Zilhicce ayları arasındadır.

 

Düğün tarihi olarak Nisan 623 kabul edilir ancak ondan ziyade Nisan 624'e gelen hicretin ikinci yılı Şevval'inde olması daha olasıdır. Birinci yılındaki Şevval ayı kabul edilebilecek bir rivayet değildir çünkü borç meselesi Bedir'den sonra olmuştur. Hatta Hz. Ayşe validemizin Uhud'daki hizmetleri ile Bedir birbirine karıştırılmıştır, validemizin Bedir'e de katıldığını söyleyenler olmuştur, bu doğru değildir. Çünkü Bedir Hz. Ayşe ile Efendimiz'in düğününden önce olmuştur, Hz. Ayşe Bedir'e katılmamıştır. Bedir'e giderken Hz. Rukiyye hasta idi, Efendimiz Bedir dönüşü Hz. Rukiyye'yi vefat etmiş olarak buldu. Kızının vefatı dolayısı ile düğünü biraz erteledi. Daha sonra Şevval ayında yani iki bayram arası, Miladî 624 Nisan'ında Hz. Ayşe validemiz ile Efendimiz evlendiler.

 

Efendimiz'in ümmetinin rahatlığı için bir tavsiyesi var; bayramın ilk günü cumaya denk gelirse, Cuma zaten mü'minlerin bayramı öğleyin cuma namazı var, sabah da bayram namazı var, bu iki namaz arasında düğün yapmayın demiştir. Çünkü telaşeli olan bir gündür. İki bayram arası nikah, düğün olmaz sözünün aslı budur. Efendimiz bunu yasaklamıyor, tavsiye etmem diyor. Elbette O'nun tavsiyesi bizim için emirdir, o ayrı... Efendimiz'in her sözünü yerine getiremesek de, her sözünü dinleriz. Orada haddimizi bileceğiz. Ramazan ve Kurban bayramları arasında ki asıl isimleri Fıtr ve Hac bayramlarıdır, düğün olmaz sözü işte böyle bir uydurmadır. Zaten Kurban bayramından sonra yapılınca da bu sefer Kurban ile Ramazan arasında yapılmış olmuyor mu? Olup olacağı iki tane bayram var, ha önü ha arkası, ikisi de iki bayram arasıdır.

 

Efendimiz, Hz. Ayşe validemizle evlilikleri sonrasında, Hz. Sevde'nin hücresinin tam karşısına yani batısına, bugünkü Resûlullah Efendimiz'in kabri saadetlerinin bulunduğu yere hücre yapılmıştır. Efendimiz eşlerinin hücrelerine sıra ile gitmiştir. Hz. Sevde validemiz, biraz daha ileriki zamanlarda sırasını Ayşe'ye verebileceğini, kendi sırası geldiğinde Efendimiz'in Hz. Ayşe'nin yanında kalabileceğini söylemiştir. Efendimiz ve Hz. Ayşe de bunu kabul etmiştir. Hatta Efendimiz son günlerini diğer validelerimizin rızasını alarak Hz. Ayşe'nin hücresinde geçirmiştir.

 

Hz. Ayşe validemizin hücresi, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, 3 metreye 2,82 metre yani 9 metrekare bile değildi, bu hücrenin mescid tarafında yani güneyinde bir perde vardı. Kuzey tarafına ise küçük bir kapı açıldı. İki hücre arasında da iki elinizi birden açsanız geçemeyeceğiniz darlıkla bir koridor yapılmıştı.

Efendimiz, Hz. Ayşe ile evlendikleri aynı yılın Zilkâde veya diğer bir rivayete göre Zilhicce ayında (miladî olarak Mayıs sonu veya Haziran) Hz. Fâtıma ile Hz. Ali'yi evlendirdiler. O zaman Hz. Sevde'nin hücresinin kuzey tarafına daha büyük bir hücre yapıldı. Bu hücrenin büyük yapılmasının nedeni Hz. Fâtıma ve Hz. Ali birlikte Hz. Fâtıma'nın kayınvalidesi Fâtıma binti Esed'in de yaşayacak olmasıydı. Fâtıma binti Esed, Efendimiz'in elinde büyüdüğü yengesi, ikinci annesi, çok sevdiği amcası Ebû Talib'in hanımı, aynı zamanda Efendimiz'in dedesinin kardeşinin kızıdır.

 

Efendimiz Hz. Ayşe ile evlendikten sonra bir akşam Hz. Sevde'nin hücresinde, bir akşam Hz. Ayşe'nin hücresinde kalmaya başladı. Bu arada Uhud gazvesi oldu. Uhud gazvesinde Hz. Fâtıma ve Hz. Ayşe'nin çok önemli fonksiyonları olmuştur.

 

Bedir gazvesi kesin bir zaferdir ancak Uhud gazvesi ile ilgili kimin yendiği belli olmayan bir savaş denmektedir, ders kitaplarında bile bu şekilde hükümler yazılabilmiştir. Elbette Hz. Hamza'nın şehadeti müslümanlar açısından çok önemlidir. Ancak, Uhud'a göre Mekke 400 km. ileride bir şehirdir, Medîne ise 5 km. yani yürüyerek gidilebilecek uzaklıktadır. Uhud'da 400 km uzaktan gelen düşman hiçbirşey yapamadan geri dönmüştür, bu durumda galip ortada değil mi? Müslümanlar Hz. Hamza'yı kaybettiler, çok sayıda yaralıları vardı ancak düşman hiçbirşey elde edemeden geri dönmek zorunda kalmıştır, bu müslümanların galibiyeti demektir.

 

Uhud'da gavur çekildikten sonra müslümanların çok sayıda yaralısı olduğu görülmüştür. Hz. Fâtıma'nın bu yaralıların bakımı ile ilgili çok önemli bir fonksiyonu olmuştur. Bugünkü karşılığı ile elinde sargı bezleri, pamuklar, mikrop öldürücüler -ki o zaman bu amaçla sirke kullanılıyordu- ile yara pansumanı yapan hemşireler gibi yara sarmıştır Hz. Fâtıma... Yaralıların hepsi erkek ve Hz. Fâtıma annemiz yeni gelin olarak o hastalara bakmıştır. O yaralıların hepsi ellerinden, kollarından mı yaralanmıştı. Bu konunun üzerinden şundan duruyorum, yurtdışında hastabakıcılık tahsili eden bir kardeşimiz bu konu ile ilgili şöyle bir soru sormuştu, yaşlı insanlarla ilgileniyormuş bu kardeşimiz, yaşlı hastalar banyo yaparken oraları buraları gözüküyormuş, kazandığım para haram mı diye soruyor. Adamcağız veya kadıncağız kıpırdayacak halde değil, eli belki başına kalkmıyor, onun biryeri gözükse ne olur gözükmese ne olur. Bu kardeşimize oradaki kendini alim zannedenler işi bırakmasını, kazandığı paranın haram olduğunu söylemişler. Peki bu insanlara kim bakacak? Erkekler baksın diyenler, erkeğin de erkeğe namahremi yok mu? Kadının kadına mahremiyeti yok mu? Allah kimseyi düşürmesin, altı bağlanan yaşlı kimselerin durumu ne olacak, kir içinde kalıp altı pişerek mi ölecek? Allah'ın tesettür emrini sen hangi yetki ile değiştirip kadın kadına baksın, erkek erkeğe baksın diyorsun?

 

Hz. Fâtıma'nın Uhud'daki bu fonksiyonunu çok iyi bilmemiz gerekiyor. Aynı şekilde Hz. Ayşe validemiz aynı gazvede yaralılara bakmaktan madâ haber taşıma görevi yapmıştır. Çünkü annemiz genç, cevval, ufak tefek, arazide hızlı hareket etmesini biliyor, aynı zamanda çevredeki kuyulardan su da taşıyor. Bu su hem yara temizliği için, hem de muharebe sırasında kullanılıyor. O da Hz. Fâtıma gibi henüz bir yıllık gelindir Uhud sırasında... Koca peygamber hanımı, Hz. Ebûbekir'in kızı, sırtında su taşıyor, evinde oturmuyor, bize iftira atanların iddia ettikleri gibi kafeste oturmuyor, bizzat muharebe meydanında bulunuyor. Bunu söyleyenler müslümanları ne zannediyorlar, daha önemlisi müslümanlar kendilerini ne zannediyorlar? Hala zanlarının peşinde koşuyorlar. Peygamberin kızı, peygamberin nikahlı karısı bizzat muharebe meydanında bulunmuşlardır.

 

O dönemde aktif olmak, savaşlara katılmak sadece Hz. Ayşe'ye veya Hz. Fâtıma'ya mahsus bir durum değildi, tüm sahabe hanımları bu şekilde aktiftiler. Mesela, Hendek muharebesinde Benî Harisi kabilesinden Saad bin Muaz'ın annesi ile birlikteydi Hz. Ayşe validemiz... Hakeza, Hudeybiye barışı sırasında da orada hanım sahabe efendilerimiz vardı.

 

Hayber’in fethedilerek müslüman toprağı olması ile Hz. Ömer Hayberli yahudileri Filistin'e sürmüştü. Bu fetihden Hz. Ayşe validemize de ganimetten hisse ayrıldı. Hz. Ömer, validelerimize ganimet hisselerini mahsul olarak mı yoksa toprak olarak mı istediklerini sordu. Çünkü hizmet ona göre yapılacaktı, mahsul seçilirse mahsullerin satışı ve takibi yapılacaktı, toprak seçilirse toprağı işleyecek, toprakla ilgilenecek kişiler bulunacaktı. Hz. Ayşe validemiz bu iki seçenek arasından toprak olarak almayı tercih etti. Bunun üzerine Hz. Ömer, Hz. Ayşe'nin hissesine düşen toprakları işletti. Validemiz, bu topraktan elde edilen ücretler ile geçimini temin etmiştir.

 

Hz. Ayşe validemizin Efendimiz’e yakınlığı çok başka idi. Şu hadise bu yakınlığı göstermesi açısından çok önemlidir: Efendimiz, Hubeydiye’den sonra Mekke seferi için hazırlıklara başlamıştı. Ancak Efendimiz seferin nereye yapılacağını kimseye söylemiyordu. Ashabına sadece sefer olacağını, hazır olmaları gerektiği söylüyordu. Ancak Hz. Ayşe müstesnaydı. Efendimiz, Hz. Ayşe'ye Mekke'ye gidileceğini söyledi. Seferin Mekke'ye olacağı Hz. Ayşe'nin bilgi emanetinde epey bir süre saklı durdu. Daha sonra Hz. Ebûbekir seferin Mekke'ye olacağını Hz. Ayşe'den öğrenmiştir. Hz. Ayşe bu bilgiyi babasına söylediği zaman artık seferin sır olarak saklanma zamanı bitmişti, yoksa -estağfirullah- validemiz bir gevezelik etmiş değildir.

 

Resûlullah Efendimiz niçin bu bilgiyi sadece Hz. Ayşe validemize söyledi acaba, bunun üzerinde biraz düşünmemiz lazımdır.

 

Burada ikinci önemli nokta da, Ashâb-ı Kiram’ın nereye gidileceğini bilmeden Efendimiz ile tereddütsüz ölüme gitmeye razı olmalarıdır. Zaten asıl yaşamak, Efendimiz'in yolunda ölmektir. Bu teslimiyete İslâm denir. Teslim olanlar, İslâm vasıtası ile selamete ererler. Efendimiz yolunda ölmenin asıl yaşamak olduğunu Hz. Ebûbekir de şöyle söylemiştir: Acem sefiri Medîne’ye gelir ve Hz. Ebûbekir'e savaşta kendilerinin rahatça galip geleceklerini söyler, Hz. Ebûbekir ise gayet rahat bir şekilde “hayır, biz sizi yeneriz” diye mukabele eder. Sefir etraftaki cılız insanlara ve otlayan birkaç deveye, beygire bakıp, "bizi bu adamlarla mı, bu bineklerle mi yeneceksiniz" deyince Hz. Ebûbekir çok güzel bir cevap verir: "Sizin dünyayı sevdiğiniz kadar, bunlar ahireti severler." Bahsi geçen sefir bu sözden çok etkilenmiştir ve Yezd-i Cerd'i ikna etmek için canını vermiştir. Sefir, “bunlar bizi yener şahım” deyince şah, “anlattıklarına göre bunlar bizi nasıl yenecekler” demiş, sefirin yenerler ısrarı üzerine de, "bunun da aklı gitmiş" deyip kafasını vurdurmuştur. Bu şah daha sonra Kasidiye'de öyle bir tokat yemiştir ki, hem kendi sonunu hem de Sasanilerin sonunu getirmiştir.

 

Ne yazık ki, günümüzde o şahın kafasını halen yaşatmaya çalışanlar var. Siyasettir söylemeyelim diyoruz ama hakikat bu, bu kimseler hala müslümanlığı içlerine sindirememişlerdir. Bu konu ile ilgili çok önemli bir örnek verelim: Hz. Ebûbekir, Resûlullah Efendimiz göçtükten sonra zekatı inkar edenler üzerine harp açmaya çalışır ama Hz. Ömer buna itiraz eder, “La ilahe illallah, Muhammed Resûlullah" diyene nasıl kılıç çekeceğiz ya Ebûbekir." Hz. Ebûbekir cevap verir, "Kur'ân'da otuz küsür yerde zekat namazla beraber söyleniyor, bunu vermeyeceğim diyorlar yani inkar ediyorlar, bu durumda "La ilahe illlallah, Muhammeden Resûlullah" mı kalır?"

 

Şimdi, İmam-ı Âzam hazretleri beni affetsin, bir içtihad olarak ehli kıbleyi tekfir etmeyiniz diyor. Yani, kişi kıbleye dönüyor, namaz kılıyorsa buna kafir demeyin diyor. Büyük imam kusura bakmasın, bastığı yerin tozu olayım o ayrı, fakat validem Hz. Ayşe'ye laf söyleyene ben din kardeşim demem. Tahran'da benim adımdan "Ömer" lafını çizene din kardeşim dersen sonra Hz. Ömer'in huzurunda hesabını verirsin, ona karışmam ama Hz. Ayşe benim annem, ben anneme laf söyletmem ve anneme laf söyleyeni de din kardeşim olarak kabul etmem. Bunun Türkçesi budur. Belki şöyle diyenler çıkabilir, sen mensubu olduğun mezhebin imamının fikrine karşı geliyorsun. Hz. Ömer de, Hz. Ebûbekir'e karşı gelmişti ama Hz. Ebûbekir O'nu ikna etti. Ben İmam-ı Âzam'ı ikna mı edebilirim, estağfirullah, ne haddime... Ama samimi görüşüm budur.

 

Büyüklerimiz tevhidi muhafaza ile yükümlüler, bunun için böyle demiş olabilirler ancak asırlardır bu Sâsâni artıklarının Tevhîd-i İslâm'a zerre miktar ne katkıları olmuştur? İran ile aramızdaki sınır 1639'daki Kasrı Şirin antlaşması ile tespit edilmiş olmasına rağmen 1930'da Rıza Şah Pehlevi, Ağrı dağı sınırında aramızda anlaşmazlık çıkarmıştır. O zamanki Tahran mebusu, Mahmut Şevket Esendal, istifa ettirilmiştir, onun yerine Hüsrev Gerede gönderilmiştir. O zamanda bile bir hırgür olagelmiştir. Bunun sebebi şudur, sen annenin kıymetini bilmezsen, annen senden şefkatini çekmez ama ilgisini çeker, annesiz kalırsın. Ölmek annesiz kalmak demek değildir. Annenin alâkasından mahrum kalmaya annesiz kalmak denir. Evlâdını terketmiş anne biliyorum, gözü yaşlı ağlıyor, evlâdını görse sokakta tanımaz ama hala dua ediyor yavrusu için... O çocuk annesinin yüzünü görmemiş ama hala annelidir. Hz. Ayşe'nin şefkati onların terbiyesizliğinden kâbili kıyas olmayacak derecede büyüktür, amenna ama ben de evlâdım. Ben de anama yalvarırım, saygısızlık yaparak seni üzeni affetmen beni de üzer derim.

 

Hz. Ayşe validemiz, diğer validelerimiz gibi Efendimiz'in haccında bulunmuştur. Efendimiz'in ahirete teşriflerinden sonra da en çok hacceden validemiz Hz. Ayşe validemizdir.

 

Hicretten sonra beş veya altıncı senede, Benî Mustalik gazvesi yapılmıştır. Hz. Ayşe validemiz bu gazveye de iştirak etmiştir. Validemiz Hendek'te var, Uhud'da var, Benî Mustalik'te var. Benî Mustalik Efendimiz'in bizzat yaptığı bir gazvedir, seriyye değildir. Bir kumandan tayin edip müslümanları bir yere göndermiyor Efendimiz, bizzat kendisi kumandan... Başkasını gönderirse buna seriyye diyoruz. Bu gazvede kumandan bizzat Efendimiz'dir ve Hümeyra'sı, Hz. Ayşe validemiz de yanındadır.

 

Benî Mustalik gazvesinin dönüşünde Medîne'ye doğru yola çıkılır ve yolda konaklama yapılır. Konaklama sırasında Hz. Ayşe validemiz bir ihtiyaç için ordugâhtan uzaklaşır. İhtiyacını gördükten sonra ordugâha dönerken boynundaki gerdanlığın yerinde olmadığını farkeder ve gerdanlığı aramaya başlar. Validemiz deve sırtında, mahfede taşınıyordu. Mahfe, hem içeride olanın rahat olması, hem de dışarıdan görünmemesi ve sıcaktan korunması için devenin üzerine konan dört tarafı kapalı odacık demektir. Ordugâhtakiler Hz. Ayşe validemizi mahfede zannederek hareket ederler. Validemiz de arama sırasında vakit kaybeder, geri döndüğünde ordunun gitmiş olduğunu görür. Validemiz kendisinin orada olmadığını anlayacaklarını ve geri dönerek alacaklarını düşünür ve beklemeye başlar.

 

Ordularda piştar ve dündarlar olurdu, piştar öncü demektir, dündar da artçı... Piştar, önden gider, keşif yapar, yolda bir tehlike yok gelin diye haber verir, dündar yani artçı da arkadan baskın yenmemesi için orduyu kollar. Benî Mustalik gazvesi ordusunun artçısı Safvan bin Muvattal hazretleridir. Hz. Safvan, Hz. Ayşe validemizi orada görünce validemizi devesine almış ve orduya yetiştirmiştir.

 

Allah-ü Zü'l-Celâl'in ihsanının bolluğunun göstergesi olarak cennet sekiz kat, cehennem yedi derekedir. Cehennemde en altta münafıklar bulunur, onlar kafirden de beterdir. Kafiri hiç olmazsa bilirsin ama münafık içe kadar girer. Buradan yalanın ne kadar kötü birşey olduğunu Cenâb-ı Hakk bize göstermektedir. Bu münafıkların en şerlilerinden olan İbni Selül denen herif-i naşerif, bu olay sonrasında Hz. Ayşe hakkında dedikodu üretmeye başlar. Ne yazık ki, bu dedikodu ve iftira makes bulur. Efendimiz de, Hz. Ebûbekir de bu duruma çok üzülürler. Ama bu dedikodu Medîne'ye geldikten sonra daha da yayılır. Hz. Ayşe'nin annesi bu dedikoduyu üretenlerle ciddi münakaşalara girmiştir. Ashâb-ı Kiram elbette başımızın tacıdır ancak bu dedikoduya inananların kim olduğunu da iyi düşünmemiz lazımdır. Onun için toptan muamele olmaz. Efendimiz hazretlerinin sözlerini yanlış anlayıp, İbrahim bin Resûlullah'ın kabri başında Efendimiz'in gözyaşı dökmesini tenkid edenler de Ashab’dandır, Hz. Ayşe'ye yapılan bu iftiraya inananlar da Ashab’dandır. Daha fazla söylemeyelim ve “neyse” deyip bırakalım ama bilelim. Ondan sonra İslâm'da olmayan bir kurumu müesseseleştiren bir zata sahabedir diye hazret deme mecburiyeti koymayalım! Hz. Ali'ye isyan edeceksin, sonra hazret olacaksın! Sonra Tuğrul asabi diyorlar, elbette asabi olurum, sen benim valideme nasıl iftira edersin? Efendimiz'i nasıl üzersin? Kim bilir Efendimiz o dönemde ne kadar sıkıntı çekti...

 

Hz. Ayşe validemiz babası gibi zayıf, naif bir hanımdır. Beni Mustalik'den dönünce rahatsızlanır. Validemiz, Medîne'ye ilk geldiği zamanda da hava değişikliğinden dolayı hastalanmıştı. Sefer dönüşü yine hastalanır. Hastalığı bir ay kadar sürer ve bu sırada tesadüfen bu iftirayı duyar. Tabi zahiren tesadüf diyoruz yoksa dünyada hiçbirşey tesadüf değildir, herşey Tertib-i İlahi'dir. Validemiz o zamana kadar bu iftirayı duymamıştır çünkü Efendimiz'in davranışlarında bir değişiklik yoktur. Validemiz bu iftirayı öğrenince üzgün ve kızgın ruh haleti ile Efendimiz'den annesinin yanına gitmek için izin ister. Burada, Validemiz’in Efendimiz’e biraz sitemi vardır, bunun nedeni belki de Efendimiz'den gitme demesini beklemesi olabilir.

 

Bu olay üzerine Hz. Ali'nin de Efendimiz'e "madem böyle bir olay oldu, boşayıver ya Resûlullah" dediğini ve Hz. Ayşe'nin Hz. Ali'ye muğber olduğunu söyleyenler vardır. Böyle birşey yoktur! Bunu söyleyen ahmaklar Hz. Ali Efendimiz’in Resûlullah Efendimiz'e "Sana kadın mı yok" diyecek kadar kendileri gibi düşüneceklerini mi sanıyorlar? Resûlullah Efendimiz orada kadınsızlıktan mı şikayet ediyor yoksa Ayşeciğine bu şekilde bir iftira edildiğine mi üzülüyor? Onun taraftarı gibi geçinip nasıl Hz. Ali'ye böyle bir şey yakıştırabilirler? Bunu ancak echeller söyler. Bunu söyleyen ne Efendimiz’i ne Hz. Ali'yi ne de Hz. Ayşe'yi tanımıştır!

 

Hz. Ayşe validemiz, Efendimiz'in izni ile annesinin evine gider, validemiz baba evinde günlerce ızdırap çeker, daha sonra bu hadise üzerine âyet nazil olur. Hz. Ayşe'ye hala iftira edenler iki noktadaki âyetlere muhalif davranarak İslâm dairesinin dışına çıkmaktadırlar. Kâide şudur; ameldeki âyete muhalefet günahtır, itikaddaki âyete muhalefet küfürdür. Namaz kıl dedi, kılmadı, ameli yapmamış olduğu için günahkar oldu ama namaz yoktur derse bu itikada girer, kafir olur. Nur sûresinin 11. ve 21. Âyetleri arasındaki on âyet, Hz. Ayşe validemizin iffeti, temizliği ve iftiraya uğradığı hakkındadır. Ahzab Sûresindeki ise genel hükümdür: "Peygamberin zevceleri mü'minlerin anneleridir." Bu iki yerdeki âyetlere muhalefet küfürdür! Günah değildir, küfürdür!

 

Hz. Ayşe'ye ve diğer validelerimize laf edenler müslüman değildirler! Şia ulemâsı da dahil aksini iddia eden varsa buyursun konuşalım.

 

Nur sûresindeki âyetler şu şekilde başlamaktadır:

اِنَّ الَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْۜ

 "O iftirayı uyduranlar sizin içinizden bir güruhtur." Demek ki burada sadece Abdullah ibni Selül değil, onun başını çektiği hadiseyi çıkaranları söylüyor Cenâb-ı Hakk ve olayı kronolojik olarak anlatmaya başlıyor.

 

لَا تَحْسَبُوهُ شَراًّ لَكُمْۜ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْۜ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِۚ

وَالَّذ۪ي تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ﴿١١﴾ لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْراًۙ وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُب۪ينٌ

"Siz o iftirayı kendi hakkınızda fena birşey sanmayın, bilakis o sizin için hayırlıdır ey müslümanlar. O iftiracılara gelince, onlardan her birinin işlediği günah nispetince cezası vardır. Bu yaygaranın ele başlığını yapan kimseye ise cezanın en büyüğü vardır. Siz ey mü'minler, bu dedikoduyu işitir işitmez, mü'min erkekler ve mü'mine kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip, haşa bu besbelli bir iftiradan başka birşey değildir, demeniz gerekmez miydi?"

 

Burada, Allah-ü Zü'l-Celâl, bu iftiraya inanan Ashâb-ı Kiram'ı azarlamaktadır.

 

لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ فَاِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ ﴿١٣﴾ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ

"O iftiracılar dört şahit getirselerdiya, şahitlerini getirmediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileri olarak tescil edileceklerdir. Hem dünyada, hem ahirette, Allah'ın lütuf ve merhameti sizinle olmasaydı daldığınız bu yaygaradan dolayı mutlaka başınıza müthiş bir ceza gelirdi."

 

Bu âyet çok önemlidir ve Efendimiz Hazretleri’nin Allah indinde nasıl anlatılmaz bir değeri olduğunu göstermektedir. Sadece O'nun cemal-i şerifini görmek, Sadây-i Muhammedî’sini işitmek, bir arada yaşamak gibi maddi unsurlar bile Allah-ü zü'l-Celâl'in onlara ceza vermesine manidir. Bu âyet,

وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَأَنْتَ فِيهِمْ ۚ وَمَا كَانَ اللَّهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

"Halbuki sen onların içinde iken Allah, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap edici değildir."[1] âyetinin bir başka zuhurudur. Rabbü’l Âlemin burada şunu demektedir: “Siz benim habibimin arkadaşı olmasaydınız, bu yaptığınızdan dolayı size ceza verirdim ama Habibim’in bende öyle bir hatırı var ki sizin bu hatanıza bile göz yumabiliyorum.”

 

Ayetler şöyle devam ediyor:

 

اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناًۗ وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظ۪يمٌ ﴿١٥﴾ وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ ﴿١٦﴾ يَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِه۪ٓ اَبَداً اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ ﴿١٧﴾

وَيُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿١٨﴾ اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ    ﴿١٩﴾وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟ ﴿٢٠﴾ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ وَمَنْ يَتَّبِـعْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ فَاِنَّهُ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَداًۙ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

"O sırada siz o iftirayı dilden dile birbirinize aktarıyor, işin aslına dair hiçbir bilginiz olmayan sözleri ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz ve bunu basit, önemsiz birşey sanıyordunuz. Halbuki o Allah nazarında pek büyük bir vebaldir. Nasıl oldu da onu işitir işitmez 'böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, bize yakışmaz böyle şeyler, haşa bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır’ demediniz. Eğer mü'min iseniz Allah böylesi birşeyi tekrar yapmaktan sizi kesinlikle sakındırıp yasaklıyor. Allah âyetleri size açık açık bildiriyor. Allah alim ve hakimdir. Mü'minler arasında çirkinliklerin yayılmasını arzu eden kimseler için dünyada da, ahirette de gayet acı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz. Eğer Allah'ın sizin üzerinizdeki lütfu, inayeti olmasaydı ve eğer Allah pek şefkatli ve merhametli olmasaydı başınıza müthiş bir azap gelirdi. Ey iman edenler, sakın şeytanın izinden gitmeyin, her kim şeytanın peşinden giderse, bilin ki o kendisinden hep fena, çirkin ve meşru olmayan şeyleri yapmasını ister..."[2]

 

Nur sûresinin 11. ve 21. âyetleri arasındaki âyetler Hz. Ayşe hakkındaki söylenen lafların doğru olmadığının âyetle delilidir ve âyete muhalefet küfürdür. Buradaki âyetler bizim amelimizle ilgili değildir. Bu kadar açık olan âyetlere nasıl aksi davranıp halen müslüman olduğunu iddia edenler olabiliyor? Başımdan geçmiş bir hadisedir, yurtdışında bir yerde papadan sonda üçüncü adama sordum, "şunu bana izah edebilir misiniz, tanrı hem 1 hem 3 nasıl oluyor?" Hem tek tanrılı dine inanıyoruz diyorlar, hem Kutsal Baba ve oğul diyorlar. Cevap veremedi, birşeyler gevelemedi mi, geveledi. Bu âyetlere muhalefet edenler de birşeyler gevelerler ama ikna edemezler. Hala hadise anlatıyorlar, validemiz Safvan bin Muattal'ın devesine binmiş... Annem benim, ister deveme biner, ister tepeme biner, sanane? Allah-ü Zü'l-Celâl'in hükümleri değişiyor mu ki bu âyetlere muhalefet ediliyor?

 

Hükümlerin değişmesi deyince “mensuh âyetler var, Allah'ın hükümleri değişiyor” diye itiraz edenler olabiliyor. Mensuh âyet demek şudur; müslüman tekamül ettikçe, o hadiseden veya o halden önce nazil olmuş âyetler artık onun hakkında hüküm beyan etmediği için onun hakkında mensuh olur. Yoksa, Allah'ın hükmü mensuh değildir, nesh edilmemiştir, kaldırılmamıştır. "İçkili iken namaza yaklaşmayın" âyeti vardır, sonra da ben bu âyeti nesh ettim âyeti de vardır, peki bu âyetin hükmü kalktı mı? Halen içki içen müslümanlar vardır, günahtır ama küfre götürmez. Bir müslüman içkili ise namaz kılamaz. Ama o müslüman içki içmiyorsa onun için "içkiliyken namaza yaklaşmayın" âyeti hükümsüzdür. Yani bu âyet hiç içki içmeyen için mensuhtur. Öyleyse, Allah'ın kitabındaki hiçbir hüküm yürürlükten kalkmış değildir.

 

Nur sûresindeki bu âyetler nazil olunca, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ayşe'nin annesi Ümmü Rumman, Hz. Ayşe'ye evine dönmesini ve peygambere teşekkür etmesini söyler. Validemiz bunu kabul etmez, "gitmem vallahi" der ve ekler; "Ben suçsuzluğumu ortaya koyan Rabbim’e hamdederim, gelecek beni alacak..."

 

Buna hanım kaprisi denilemez. Üçüncü kişiler karı koca arasına giremezler. Zevc ve zevce aralarında kendilerine mahsus bir ilişki vardır ve bu ilişki bir takım hayvanî yaşayıştan yükselememişlerin zannettiği gibi yatak odası ilişkisinden ibaret değildir. Nihayetinde, Efendimiz hazretleri kayınbabasının evine gider, Ayşeciğini alır ve evine getirir. Buradan şu hüküm çıkar; olmaması mümkün değil, hasbel beşeriye her evde olabilir, olur ki hanım giderse adam gidip kayınbababanın evinden zevcesini almayı Hz. Peygamber'den istimdat ederek yapacak, o zaman bu iş nefsine de ağır gelmez.

 

Anladığımız kadarı ile Hz. Ayşe validemiz takılara çok önem vermiyor, çünkü İfk hadisesine sebep olan gerdanlık kaybetme olayı validemizin başına bir kez daha gelmiştir. Mekke seferi veya Zatürrika seferinde validemiz ablası Hz. Esma'dan bir gerdanlık ödünç almış ve onu da kaybetmiştir. Aslında burada üzerinde durulması gereken nokta kaybedilen gerdanlık değil validemizin yine bir sefere dahil olmasıdır. Efendimiz, validemizin gerdanlığı kaybetmesi üzerine latife yollu aramaya kendisinin gitmemesini, adam göndereceğini belirtmiştir. Gönderilen adamların o akşam ve gecesinde gerdanlığı bulamaması ve bekledikleri bölgenin susuz bir yer olması nedeni ile, önce Hz. Ebûbekir kızına sitem etmiş, onun yüzünden susuz bir yerde zaman kaybedildiğini belirterek Hz. Ayşe'ye söylenmiştir. Baba olanlar, özellikle de kız babası olanlar bilirler, tabi kendi münasebetsizliklerinden dolayı kız evlâda kıymet vermeyen iskele babalarından bahsetmiyoruz, babalar kızlarına kıyamazlar.

 

İleriki yıllarda, Hz. Ebûbekir gibi Hz. Ömer’in de gözünün Efendimiz’den başka hiçbirşeyi görmediğine dair şöyle bir olay yaşanmıştır: Resûlullah Efendimiz birgün, bir sebepten dolayı hücreyi saadetten çıkmazlar. Efendimiz’in zevceleri arasında o zamanlar Hz. Ömer'in kız kardeşi Hz. Hafsa da vardır. Efendimiz’in Hane-i Saâdetten çıkmaması üzerine Hz. Ömer mescide gelir, yüksek sesle "Biz sabahtan beri Resûlullah'ı göremedik, Hafsa, eğer sen Efendimiz'i üzdün de evde kalmasına sebep oldun, bizim görmemize mani olduysan, vallahi keserim seni" der ve kılıcını sıyırır. Hz. Ömer’in heybetli sesini Efendimiz de işitir ve yarı mütebessim "Aman, Ömer dediğini yapar" diyerek çıkıp Hz. Ömer'i yatıştırır. Hz. Ömer’in Efendimiz’i görememeye bile tahammülü yok, bunun için evlâdını kesmeye razı...

 

Validemizin yine bir gerdanlık kaybetmesi nedeni ile seferdekilerin beklemesi ve Hz. Ebûbekir'in validemize kızgınlığı bir başka güzel netice ile bitmiştir. Hatırlarsak, İfk hadisesi ile ilgili nazil olan âyetlerde de "Siz bu iftiradan üzüldünüz ama onda bir başka hayır vardır" şeklinde işin hayra vesile olacağı belirtilmişti. Bu hayrın nerede olduğunu bulmamız veya bulmamamız ayrı bir meseledir ancak bu iftiraya inanmayarak, 1400 sene sonra bile, hala Hz. Ayşe'nin elini ayağını öpmeye teşebbüs edip yavrularına Ayşe ismi koyanlar, işte o dedikoduya inanmayıp haklarında hayır işlenenlerdir, biz dahil... Hz. Ayşe'nın gerdanlığını kaybedip susuz bir yerde beklenilmesinin de bir hayrı olmuştur. Su bulunamayınca teyemmüm edilmesi ile ilgili

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِۜ وَاِنْ كُنْتُمْ جُنُباً فَاطَّهَّرُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يداً طَيِّباً فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْ مِنْهُۜ مَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلٰكِنْ يُر۪يدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat o sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz” âyeti[3] burada nazil olmuştur. Bu âyetin inzalinden sonra Hz. Ebûbekir ve ondan cesaret alıp validemize kızanlar gelip Hz. Ayşe'den özür dilemiş, "Allah bize bu hadiseden dolayı bize bir kolaylık ihsan etti" şeklinde dua etmişlerdir.

 

Açık söyleyelim, bu terbiyeye muhalif değildir, biz ne kadar yakın olursak olalım, yârı gârı Hz. Ebûbekir ne kadar yakın olursa olsun, Efendimiz'in koynuna ancak validelerimiz girmiştir. Onlar kadar yakın olan yoktur, bu yüzden bila istisna hepsinin elini, ayağını, bastıkları yerleri öpmeliyiz. Hiç kimse, bir insana zevcesi kadar yakın olamaz.

 

Efendimiz'in Hz. Ayşe ile, Hz. Fâtıma'nın da Hz. Ali ile evlendiği senede önemli hadiseler olmuştur. İlk kurban bayramı bu yılda kutlanmıştır. Nisan'da Efendimiz ile Hz. Ayşe, Mayıs'ta da Hz. Ali ile Hz. Fâtıma validemiz evlenmiştir, ilk kurban bayramı da Miladî 3 Haziran tarihinde kutlanmıştır.

Aynı yıl içinde Cennetü'l Bakî kabristanı kullanılmaya başlanmıştır. Hz. Sevde validemizin Efendimiz ile evlenmesine aracılık eden Havle validemizin beyi Osman bin Maz'un hazretleri vefat ettiğinde, Efendimiz hazretin daha önce de kabristan olarak kullanılan Cennetü'l Bakî'ye defnedilmesini emir buyurmuştur. Böylece, Cennetü'l Bakî kabristanı, Haziran 624 tarihinden itibaren müslüman mezarlığı olmuştur. Adı üstünde diyebileceğimiz Cennetü'l Bakî kabristanı, daha sonra başta Hz. Fâtıma, Hz. Abbas, Hz. Hasan, validelerimiz, Hz. Osman, Efendimiz'in kızları, oğlu gibi büyükleri barındıran bir kabristan haline gelmiştir.

 

Zekatın farz olduğunu bildiren âyetler de bu yıl içinde nazil olmuştur. Bu tarihten sonra gelen bütün namaz ve zekat âyetleri beraberdir. Zekat çok önemlidir.

 

Bu olayların birkaç ay sonrasında ise Hz. Osman ile Hz. Ümmü Gülsüm validemizin evlilikleri gerçekleşmiştir. Takip eden Rebîü'l-evvel ayı içerisinde gerçekleşmiş bir diğer olay da, Kaab bin Eşref'in öldürülmesidir, bu olay çok önemlidir.

 

Kaab bin Eşref önemli bir şairdir. Medîne dışında, lateşbih, şato gibi etrafı çok muhafazalı bir evde yaşamaktadır. Hem hicretten önce Mekke'de iken, hem de hicretten sonra, Efendimiz'e ve müslümanlara veriştiren dehşetli şiirler yazmış ve bunları yaymıştır. Efendimiz müteaddid kereler haber göndererek hem kendisini İslâm'a davet etmiş hem de bu şiirleri yazmamasını, yaymamasını söylemiştir. Hatta Efendimiz'in susması için hediye gönderdiği bile vakidir. Bu uyarıları dikkate almayan Kaab bin Eşref o kadar ileri gitmiştir ki Efendimiz'in bile sabrını tüketmiştir. Nihayetinde Efendimiz "Kaab bin Eşref'in zulmünden Muhammed'i kurtaracak yok mu?" buyurmuşlardır. Buradan şu hükmü çıkartabiliriz; Efendimiz'e eziyet edenlere rıza göstermek, Efendimiz'in bu sözüne muhaliftir. Efendimiz'e iftira etmek, hakkında yalan, yanlış bilgi vermek Efendimiz'e zulümdür. Bu zülme razı olmak da aynen zulümdür. Bu nedenle Efendimiz aleyhinde laf söyleyenin ağzına biberi dayamak lazımdır. Susmasına vesile olunmalıdır. Elbette, bir yandan da doğruları öğretmek lazımdır. Çünkü, kavî gavur düşmanların haricindekiler cehaletten konuşurlar. Kaab bin Eşref bu kavî gavurlardandır. Efendimiz'in "Kaab bin Eşref'in zulmünden Muhammed'i kurtaracak yok mu?" buyurması üzerine Ashâb’dan bir zat, Kaab ile akrabalıkları olduğunu, Kaab'ın yakında evleneceğini ve düğününe kendisini de davet edeceğini söyler. Kaab bin Eşref'in evine dışardan girmek, hem evin korunaklı olmasından dolayı hem de kendisini koruyan askerlerinden dolayı mümkün değildir. Bu evin kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. Kerpiç çok sağlam bir malzemedir. Fakir, bu kalıntıları ziyaret ettim. Bu ziyaretim nedeni ile bir kişi fakiri eleştirmiş ve “Efendimiz'in düşmanının evine gideceğine, Uhud'a bir kez daha gitseydin” demişti. Kulağa hoş geliyor ama bu tavır doğru değildir, Efendimiz'in düşmanlarını da iyi tanımak lazımdır. Ben her Mekke'ye gittiğimde Ebû Cehil'in evine de uğrarım. Bildiğiniz gibi şu anda Ebû Cehil'in evi hela olarak kullanılmaktadır.

 

Ashâb’dan bu zat düğünü sırasında Kaab bin Eşref'in evine girmiş ve kendisini orada öldürmüştür. Burada mühim olan nokta şudur, Efendimiz gerektiğinde idam hükmü ve emri vermiştir. Öyle ise biz "Rahmetellilâlemin" olan Efendimiz'i kendi kafamızda hep halim, selim, yumuşak bir kişilik olarak göremeyiz. Elinde kılıcı, başında miğferi, sırtında zırhı, gerektiğinde cihad eden, gerektiğinde de ölüm emri veren biridir Efendimiz. Bu yüzden Kaab bin Eşref'in ölüm emri önemli bir emirdir.

 

Efendimiz'in daha önce başlayan rahatızlığı, hicretin 11. senesinin Safer ayında biraz daha fazlalaşmıştır. Miladî olarak tarih, mayıs 632... Efendimiz, bu zamanda yine mescide çıkıyordu, namaz kıldırıyordu ama artık sohbet etmiyor, yatarak vakit geçiriyordu. Efendimiz'in hastalığı ateşli bir hastalıktı,  bu ateşten dolayı takâti çok azalmıştı. Efendimiz, ateş için sirkeli su kullanılmasını tavsiye buyurmuş, kendisi de sirkeli suya konan bezi mübârek alınlarına, boynuna, bileğine, dirseğine koyarak bunu uygulamıştır. Çocuklar çok sık ateşlenirler, özellikle genç annelerin hatırlarında olsun, Resûlullah Efendimiz'e bir salavat okuyuversinler, hemen sirkeli suya bez koysunlar, yavrunun alnına, eklem yerlerine bu bezi koysunlar. Bu ateşin düşmesine yardımcı olur. Bu şekilde sirkeden değil, Efendimiz'den medet ummuş oluyoruz. Çünkü Efendimiz'in talebini Allahü Tealâ geri çevirmez. Şafî-i Hakikî elbette Allah'tır, kimse Hz. Peygamber'i tanrı yerine koymuyor ancak şifa talebi bile Efendimiz hazretlerinin ism-i şerîfi, evsafı şerifi zikredilmeyince Allah'a ulaşmaz, bilmemiz gereken budur. Allahü Tealâ bu şekilde buyuruyor, benim kapımın tokmağı Habibim'dir diyor... Biz kapıyı da biliyoruz, tokmağı da biliyoruz...

 

Efendimiz, bu hastalığı ve takâtsizliği nedeni ile her akşam oda değiştirmemek için diğer validelerimizden sürekli Hz. Ayşe'nin odasında kalmak için izin istemiştir, validelerimiz de buna olur vermişlerdir. Zaten Hz. Sevde validemiz, birkaç sene önce Efendimiz'e kendi nöbetinde Hz. Ayşe'nin odasında kalabileceğini söylemişti.

 

Efendimiz'in ahireti teşrifleri ile birlikte, Hz. Ayşe validemiz yirmi yaşı civarında dul kalmıştır. Resûlullah Efendimiz hazretleri, dünya emanetini, mübârek başı Hz. Ayşe'nin dizinde iken teslim etmiştir.

 

Hz. Ayşe validemiz, Efendimiz'in irtihalinden sonra 47 sene daha dünya hayatı yaşamıştır. Elbette mü'minlerin annesi olmaları gereği ve anne ile evlenilemeyeceğinden dolayı hiç evlenmemiştir. Hz. Ayşe validemizin vefatı Miladî 678 yılının Temmuz’una denk gelir. Hicri 17 Ramazan'da gömüştür validemiz. 17 Ramazan'a neden vurgu yapıyoruz, Cenâb-ı Ali Efendimiz'in göçmesi de 17 Ramazan'dadır. Birbirine karşı gösterilmek istenen iki zatı Allah vefat tarihlerinde bile birleştirmiştir. Çünkü onlar karşı değildirler. Hz. Ali mü'minlerin şahıdır. Her mü'minin olduğu gibi validemiz Hz. Ali'nin de validesidir.

 

Resûlulllah Efendimiz'in zatına teheccüd farzdır, bize ise her gece kılmamak edebi ile sünnet... Biz Efendimiz'in her yaptığını yapamayız. Bunun en tipik örneği visal orucudur, yani orucu bozmadan yarına uzatmak… Efendimiz'in yaptıklarının hikmetini bilerek hareket etmemiz lazımdır. Ahmed Şemseddin-i Marmaravî hazretleri, yatsının ve ikindinin ilk sünnetlerinin bazen terk edilmesi de sünnet olduğu için bazen bu sünnetleri kılmamış ama o günlerde namazdan eksik kalmamak için o gece elli rekat daha namaz kılmıştır.

 

Efendimiz'in yaptıklarının hikmetini bilerek yapacağız. Hikmetine uygun davranacağız. Efendimiz hazretleri visal orucunu yasaklayan sözünde "Siz benim beslendiğimle mi besleniyorsunuz?" buyurmuştur, bu çok önemli bir sözdür. Bizler de haddimizi bileceğiz, visal orucu tutmayacağız, her gece de teheccüde kalkmayacağız.

 

Hz. Ayşe validemiz de çok namaz kılardı, çok oruç tutardı. Bir Çarşamba gecesi vitrini kıldı ve yattı. Herhangi bir rahatsızlığı yoktu, sağlam bir şekilde yatmıştı. Hz. Ayşe validemiz o gece vefat etti. Validemizin hangi rahatsızlıktan dolayı vefat ettiği bilinmemektedir, o gece vitri kıldığı kayıtlıdır, belki namaz kılmasına engel olmayacak bir rahatsızlığı vardı veya kalp sektesi ile göçtü, bu bilinmiyor...

 

Validemiz için iki sene sonrasına kadar uzayan vefat tarihleri rivayet edilmiştir ancak genel kabul hicri 58 yılında göçtüğüdür. Validemizin cenazesi, aynı Efendimiz gibi gece kaldırılmıştır. Hacca, umreye giden kardeşlerimiz bilirler, Hz. Ayşe validemizin kabri şerifleri, Cennetü'l Bakî'nin şimdiki batıya bakan kapısından girildiğinde, kapının biraz solunda, ileride, önde diğer validelerimizle beraberdir.

 

Validemizin vefatı Medîne ve civarında çok çabuk duyulmuş, civardan da gelenlerle, kadın, erkek o gece cenaze merasimi yapılmıştır. Cenazesini, o zamanlarda Medîne vali vekili olan Eba Hureyre hazretleri kıldırmıştır. Eba Hureyre malum, çok fazla sayıda hadîs rivayet etmiştir ki Ashâb-ı Suffe'de geçirdiği zaman üç seneden azdır. Hz. Ayşe birgün Eba Hureyre'ye şöyle demiş, "Ben bunca sene Efendimiz'in o kadar yakınındaydım, sen üç sene için ne kadar çok hadîs naklettin". Eba Hureyre şöyle cevap vermiştir validemize: "Anneciğim, sen ev işleri, günlük işler ile uğraşırken benim gözüm O'nun ağzında, kulağım O'nun sadasındaydı, her dediğini kafama kaydettim."

 

Vefat nikahı düşürür. Bu konuda, Hz. Ali ve Hz. Ayşe müstesnadır. İstisnalar kaideleri güçlendirir. Kabre damat, kayınpeder, evlatlık, evlat, kardeş, yeğen indirebilir. Hz. Ayşe validemizi kabre halaları olduğu Hz. Ebûbekir'in torunu Kâsım bin Muhammed bin Ebûbekir, Abdullah bin Abdurrahman bin Ebûbekir, büyük halası olduğu Abdullah bin Muhammed bin Abdurrahman, kız kardeşi tarafından da teyzesi olduğu Hz. Esma'nın oğulları Urve bin Zubeyr ve Abdullah bin Zübeyr indirmişlerdir.

 

Hz. Ayşe validemizin Resûlullah Efendimiz tarafından takılmış olan "Hümeyra" yani pembecik lakabı dışında bir de künyesi vardır. Malum, hanımlar, ilk erkek çocuklarını doğurduklarında çocuklarının ismi ile künyelenirler. Hz. Ayşe'nin çocuğu yoktu, Efendimiz bir mahsunluk olmasın, künyesiz kaldığına üzülmesin diye Hz. Ayşe'ye, Hz. Esma'nın oğlu Abdullah'a nispetle "Ümmü Abdullah" künyesini vermiştir.

 

Hz. Ayşe validemiz yirmisini bulmamış, buluğsunu yeni tamamlamış bir zamanda Efendimiz'in yanındaydı. O yaşta adeta bir çocuk gibi olunca yetişmesi için büyük bir gayrete lüzum olmadı, çünkü algılamanın en açık olduğu yaşlardaydı validemiz. Daha o yaşta mirasla ilgili âyet geldiğinde Hz. Ayşe validemiz fıkhî hüküm beyan etmiştir. Yirmi yaşından önce hukuk müçtehidi olan bir Hz. Ayşe...

Bunun yanısıra validemiz ile Efendimiz koşmaca oynamışlardır. Bu koşmacaların her seferinde Hz. Ayşe geçer, Efendimiz Hz. Ayşe sevinsin diye geri kalırdı. Bir keresinde Efendimiz bir koşmuştur ki, Hz. Ayşe şaşırmış, bunun üzerine Efendimiz kendisini sevindirmek için geri kaldığını söylemiştir. Efendimiz'in Hz. Ayşe ile oynadığı bir diğer oyun su atmacadır. Hava sıcak olunca bu oyunla hem serinliyorlar, hem de şakalaşıyorlar...

 

Bir düğün sırasında çalgılar çalınırken, Hz. Ayşe validemiz, çenesini Efendimiz'in omuzlarına dayanarak düğünü izler. Efendimiz'in, "seyretmeye doydun mu" demesine kadar beraber düğünü izlerler.

 

Cenab-ı Ali Efendimiz'in rivayet ettiği bir hadîs vardır, bu hadisde Hz. Ali, validemiz için "Habibe-i Resûlullah" demektedir. Resûlullah'ın sevgilisine Hz. Ali muhalefet edebilir mi? Validemize "Halile-i Resûlullah" da denmiştir, Resûlullah'ın helali demektir. Halvetîler’in okudukları Virdi Settâr'da Hz. Osman'dan bahseden bölümde "Habib-i Habibirrahman Osman ibni Afvan" sözü geçer. Hz. Ayşe validemiz de Efendimiz'in sevdiğidir, bunu Hz. Ali söylemektedir.

 

Ayşe isminin değişik telaffuzları vardır, Ovayş gibi, Ayş gibi... Bunlar yakınlık ifade eden söyleme tarzlarıdır. Efendimiz, validemize arasıra da bu şekilde hitap etmiştir. Efendimiz bir gün validemize söyle buyurmuştur, "Ya Ayşe, bana karşı ne zaman kızgın, ne zaman sevecen olduğunu anlıyabiliyorum." Validemiz nasıl diye sorunca Efendimiz: "Kızgın olduğun zamanlarda İbrahim'in Rabbi için diyorsun, sevecen olduğunda Muhammed'in Rabbi için diyorsun" demiş ve gülümsemişlerdir. Validemizin bu davranışlarına kapris diyen, yazan terbiyesizler var. Senin kapris dediğin hali Efendimiz'in sevmediği ne malum? Herkes haddini bilmelidir.

 

Biyolojik annelik doğurmakla olur ama annelik sadece doğurmak demek değildir. Ayşe validemiz diğer validelerimiz ile birlikte Allah-ü Zü'l-Celâl tarafından, sadece biz mü'minlere anne olarak tayin buyrulmuştur. Anneler yavruları arasında çıkan ihtilafatı bertaraf etmek için gayret sarfederler. Yavrularının birisinin yanında bulunuyor olması, onun taraftarı olduğu anlamına gelmez. Bu yanlış bakış açısından dolayı, farkında olmadan Ahzâb Sûresinin altıncı âyetindeki hükme muhalif davranıp, İslâm dairesinin dışına çıkanlar vardır.

Hz. Ayşe, diğer validelerimizle birlikte biz mü'minlerin annesidir, dil uzatanlar, bu konu imanî bir konu olduğu için, din dairesinin dışına çıkarlar. Ne yazık ki, daha sonraki bazı hadiselerden kendi nefsani durumlarına göre hüküm çıkaranlar, mesela Cenâb-ı Ali Efendimiz'in Hz. Ayşe annemizden hadîs naklederken “Habibe-i Habibullah” dediğini bilmiyorlar. Allah sevgilisinin sevgilisi... Bu söz Hz. Ali'nin sözüdür.

 

Keza Tabiin'den hadîs nakleden, birçok senette ismi geçen, Hz. Mesrûk, İmam Buharî'den önce hadîs toplayan bir zattır ancak topladıkları kitap haline gelmemiştir. O da aynı şeyi söylemiştir, "Habibe-i Habibullah"...

 

Asr-ı Saâdet'te Efendimiz'in fetva vermeye izin verdiği yedi zat vardır. Übeyy bin Kaab gibi, Muaz bin Cebel gibi, Cenâb-ı Ali gibi... Bunların bir tanesi de Hz. Ayşe validemizdir.

 

Cemel Vak'ası

 

Hz. Ömer döneminde özellikle İran, Mısır ve Suriye fetihleri ile İslâm toprakları çok genişlemiştir. Bugün o topraklar üzerinde birçok devlet var. Bütün bunların idaresi Hz. Osman'ın riyasetindeki heyetteydi. Fakat o asra kadar hep dışarısı olarak görülmüş olan Sasaniler, İbranîler, Gassanîler, Kıptîler artık İslâm Devletine dahil olmuşlardı. Elbette bu saydıklarımızın örf, adet, gelenek ve görenekleri farklıydı. Örf, nasa muhalif olmadığı müddetçe geçerlidir. İslâmî prensiblere muhalif olmayan ama bu sayılan milletlerin kendi aralarında zıt olan örf ve adetler o zamanki insanların kafalarını karıştırmıştır.

 

Örfe uymak konusunda Kur'ân-ı Kerîm'in hükmü vardır, merak edenler Araf sûresinin 199. âyeti olan

خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ

“Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslâm'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir” ayetinin tefsirlerine  bakabilirler.

 

Tercüme denince şu noktayı aklımızdan çıkarmamalıyız, dünyadaki müslümanların sadece %21'i Arapça konuşmaktadır, geriye kalanlar başka dilleri konuşmaktadırlar. Emevilerin son dönemlerinden sonra müslümanlar içinde Arapça konuşanlar daima %50'nin altındadır. En kalabalığı da %40 ile Urduca konuşan müslümanlardır, yani Hindistan, Pakistan, Bangladeş müslümanları... Türkçe konuşanlar da %20 civarındadır. Diğer dillerin oranları çok daha azdır. Bu ciddi bir istatistiktir. Şimdi, bütün bu %79 müslüman toplumu, %21'in kitaplarını tercüme ederek mi öğreniyor İslâm'ı? Çok ciddi Türkçe, Urduca, Arnavutça, Boşnakça eserler de vardır.

 

Arapça iki türlüdür, birisi konuşma lisanı, diğeri ibare çözmedir. Her Arapça bilen, ibare çözmeyi bilmez. Her ibare çözen de Arapça konuşmayı bilmez. Bu gerçekler ortadayken bir gazeteci, bir televizyoncu çıkıp, Arapça bildiğini ve âyeti tercüme edebileceğini söylüyor. Hayır, Arapça bilmen ibare çözebileceğini göstermez. Bunun yanında, ibare dersi verip bakkaldan bir ekmek alacak kadar Arapça konuşamayan bir arkadaşım da vardı. Beraber hacca gittiğimizde fırından pide almaya lisanı yetmemişti. Her Arapça bilen Kur'ân-ı Kerîm’i anlasaydı anadili Arapça olan milyonlarca gayrimüslim olur muydu?

 

Biz Arapça'yı bir konuşma lisanı, bir kavmin lisanı olmasının dışında, başka türlü görüyoruz. Arapça mukaddes değildir, cennet lisansı Arapça'ymış, sen Arapça bilmiyorsun diye Cennet'e giremeyecek misin, böyle birşey olur mu? Bu tür sözler teşvik için söylenmiş sözlerdir. Bu söze kaynak olarak gösterilen hadîs kaynaklarda yoktur. Benzer bir hadîs uydurması sol el ile ilgili de vardır. Kişi solak ise ne olacak? İslâm'da ilim ve din asla birbiri ile çatışmaz. O çatışma hristiyanlığa mahsustur. Bir kişi anadan doğma solak ise, onu İslâmî bir usûlmüş gibi giderek sağa alıştırmak çok ciddi psikolojik ve giderek biyolojik zararlar verir, bu ilmî bir gerçektir. Efendimiz'in bir elini bir eline tercih etmek bile bizim ne haddimize? Namaza dururken iki elinle birden Kâbe-i Şerif'i selamlamıyor musun?

 

Tekrar konumuza dönersek, bir anne evlatları arasındaki ihtilafta taraf tutmaz. Allah-ü Zü'l-Celâl bir kaide nazil ettiği zaman o kaidenin gerektirdiği takati, ahvali de o kişilere ihsan buyurur. Anne kelimesi bitaraflığı içerir. Evlat ayrımı yapan, anne değildir. Allah tarafından anne tayin edilmişlerin içinde olan Ayşe validemiz bir taraf tutabilir mi, elbette tutamaz...

 

Hz. Osman'ın özellikle hilafetinin son beş ve altı senesinde İslâm devletine dış toplumlar katılmıştı. Mısır ahalisi olan Kıptîler, Suriye'nin güneyinde İbranîler ve İranîler... Safiyye validemiz ırk olarak İbranî'dir, Mariye validemiz ırk olarak Kıptî'dir, diğer validelerimiz ırk olarak Arap'tır. Ancak Hucurât Sûresinde yer alan

 

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَـبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ

"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır" âyeti[4] gereği, Allah seni ırkından dolayı suâla maruz bırakmaz, çünkü sen onu iradenle elde etmedin. Ne diyor bu âyet, Allah seni davranış biçimlerinden, ittikândan dolayı sorguya çeker ve sende ittikâ yani Allah'ın emirlerinden çıkma korkusu ne kadar fazla ise o zaman en çok ikrama layık olursun. İttikâ, Allah korkusu demek değildir, Allah'ın emirlerinden çıkmak korkusudur.

 

Hz. Osman dönemindeki bu dış toplumların artık İslâm Devleti’nin içinde yer almalarından dolayı idarede tarafgirlikler olmaya başlamıştır. Efendimiz'in aynı zamanda vahiy katiplerinden olan, Hz. Osman'ın süt kardeşi Ebû Serh vardır. Ebû Serh, vahiy katipliği sırasında, bana da vahiy geliyor demiş ancak sonra Hz. Osman'ın süt kardeşi olduğu için Mekke fethinden sonra Efendimiz tarafından affedilmiştir. Çok başarılı bir adamdır, Bizans Donanması’nı Finike açıklarında perişan etmiştir. Muaviye'nin, Şam valisiyken Kıbrıs'a gönderdiği donanmada da bulunmuştur. Bu seferde Efendimiz'in mübârek halaları da yer almıştır. Efendimiz'in halasının kabri şerifi Limasol'da gavur elindedir.

 

Ebu Sehr çok önemli bir adamdır, Efendimiz tarafından affedildikten sonra, Mısır valiliği zamanında Libya’yı, Batı Mısır'ı fetheden odur. Müslüman denizcileri arasında ilk önemli kişidir. Fakat o cehalet ve eski kabahate takma adeti nedeni ile Mısırlılar Hz. Osman'dan Ebû Serh'i azletmesini istemişlerdir. Efendimiz'in affettiğini affetmemek ne haddimize? Ebû Serh’in azlini isteyenler, onun Hz. Osman'ın süt kardeşi olduğu için kayrıldığını iddia etmişlerdir. Halen bu iftirayı yapanlar vardır. Hz. Osman böyle birşey yapar mı? İnsandır, hata yapar diyemeyiz çünkü Resûlullah Efendimiz hazretlerinin itimadına mazhar olmuş bir zattır Hz. Osman...

 

Hz. Osman üzerindeki baskı bununla da kalmamış, çeşitli bölgelerden memur tayinleri ile ilgili Medîne'ye gelenler, “onu azlet, bunu göreve getir” şeklinde sürekli istekte bulunmuşlardır. Geleni memnun etsen kalan gayrimemnun, kalanı memnun etsen gelen gayri memnun... Hz. Osman da bu taleplere karşı fazla tavizkar davranmamıştır.

 

Bu arada, Hz. Osman’a baskı yapmak isteyenler, Hz. Ayşe validemizi aracı tutmak istemişlerdir. “Anneciğim, n’olur Osman'a söyle, şöyle yapsın, böyle yapsın…” Bu kadar çok şikayet gelince, Hz. Ayşe validemiz de bunalmış ve Hz. Osman'a söylenmeye başlamıştır: "Bu kadar çok şikayet olduğuna göre, sende de bir hata var." Hz. Osman gayrimemnunlukların normal olduğunu, A'yı tayin etse B'nin, B'yi tayin etse A'nın memnun olmayacağını söyşemiş ama Hz. Ayşe validemiz durumu düzeltmesi için ısrar etmiştir. Aralarında böyle bir hal olmuştur.

 

Aynı zamanlarda, Mısır ve İran başta olmak üzere başka unsurların İslâm'a dahil olması ile yazılı mushaf-ı şerif ihtiyacı iyice belirmiştir. Hz. Osman, hem Hz. Hafsa validemizdeki mushafı şerifi, hem de meşhur kıraat alimi Abdullah bin Mes’ud ve Ammar bin Yasir'de bulunan mushaf-ı şeriflerin getirilmesini ve karşılaştırılmasını emir buyurmuştur.

 

Abdullah bin Mes’ud, Efendimiz'in tazim gösterdiği, önem verdiği, evine geldiğinde kendisini günlük kıyafetle karşılamamak için özel giyinerek karşıladığı biridir. Abdullah bin Mes’ud, Hz. Osman'ın bu isteğine "Efendimiz zamanında böyle birşey olmadı, sana katılmıyorum" deyip itiraz etmiştir. Ammar bin Yasir de aynı şekilde itiraz etmiştir. Hz. Ayşe, bu konuda Hz. Osman’ın yanında yer almış ve bu kişilere yanlış yaptıklarını söylemiştir. Görüldüğü gibi, validemiz Hz. Osman'ın söylediklerine hep muhalif değildir. Ancak daha sonra, Kur'ân-ı Kerîm’in toplanması meselesinde validemiz evvela Hz. Osman taraftarı olduğu halde, Hz. Osman'ın Abdullah bin Mes’ud ile karşı karşıya gelmesinden dolayı Hz. Osman'a istifa etmesini, becerebilen birisinin çıkacağını söylemiştir.

 

Şu bir gerçektir ki, böyle bir yol açılırsa devlet reisliği makamı şahıs olarak değil ama makam olarak törpülenmiş olur. Validemizle Hz. Osman arasında böyle bir görüş ayrılığı olmuştur. Böylece bu ayrılık fikir açısından devam etmiştir.

 

Hz. Ayşe validemiz her sene hacca gitmiştir. Peygamber hanımlarının evde oturmalarını emreden bir âyet vardır malumunuz:

 

وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يراًۚ

“Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah'a ve Resülüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”[5] Daha sonraki, yani yaşlılık zamanında validemiz bu âyeti okur okur, sık ağlarmış. Sevde validemiz bu âyete çok riayetkâr davranmıştır ama Hz. Ayşe böyle davranmamış, başka türlü davranmıştır. Bu da bir kusur ve mahsur değil çünkü annemiz bir fakîh... Özellikle ferâiz ilminde Übey bin Kaab ve Hz. Ayşe çok alimdirler. Efendimiz bile teferrüatlı bir mesele gelirse Übey'e sorun veya Ayşe'ye sorun, onların verdiği cevaptan tatmin olmazsanız tekrar bana gelin demiştir. Onun için âyete muhalif gibi kimse algılamaya kalkmasın, kimden bahsettiğimizi bir kere daha düşünelim, Hz. Ayşe'den bahsediyoruz.

 

Hz. Osman'a olan muhalefet giderek artmış ve evinde muhasara edecek küstahlık seviyesine kadar gelmiştir. O sene Hz. Ayşe validemiz yine Medîne'den ayrılmış ve Mekke'ye hacca gitmiştir. Medîne’den Mekke’ye yolculuk birkaç hafta sürüyordu. Böyle bir dönemde, validemize gitme demelerine rağmen "siz bir fitne karıştıracaksınız, ben bu fitnenin içinde olmak istemiyorum" diyerek bir öngörü ile Mekke'ye gitmiştir. Validemiz, Hz. Osman Efendimiz'in şehit edildiğini ve Hz. Ali Efendimiz'in halife olduğunu dönüşte yolda öğrenmiştir.

 

Hz. Osman'ın şehit edilmesi ile ilgili bazı hususlar çok iyi bilinmemektedir. Hz. Ali Efendimiz, olanlar konusunda bir taraf olmamıştır. Bunlar siyasi, idari içtihatlardır deyip karışmamıştır. Fakat, Hz. Osman evinde muhasara edilince, müdahale etmiş ve sevgili yavruları, Efendimiz'in yadigarları Hasan ve Hüseyin Efendimiz'i Hz. Osman'ı muhasara edenlerle mücadeleye göndermiştir. Fakat ne yazık ki, malum bacadan giren bir herif, amiyene tabirle Hz. Osman’ı kancıkca şehit etmiştir. Mert adam dövüşür, ölür veya öldürür. Hz. Ömer'in şehit edilmesi de öyledir.

 

Hz. Osman'ın şehit edilmesi üzerine şehit edenler bile şaşkın bir vaziyete düşmüşlerdir. Hz. Osman vefat etti diye haber gelince herkesin eli kolu düşmüştür. Çünkü Efendimiz buyuruyorlar: "Alimin ölümü, alemin ölümüdür." Osmanlı bir dünya ile Osmansız bir dünya çok farkeder, nitekim öyle tecelli etmiştir.

 

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Efendilerimiz üzgün bir şekilde evlerine dönüp hadiseyi Hz. Ali'ye haber verdiklerinde, Hz. Ali Efendimiz üzülmekten ziyade niçin mani olmadınız diye oğullarına kızmıştır. Bu kızgınlıkla tam tokadı kaldırıp Hz. Hasan'a indirecekken, Hz. Hüseyin abisinden arkasına sakladığı sağ elini çıkarmasını söylemiştir çünkü Hz. Hasan'ın babasının görmemesi ve üzülmemesi için sakladığı sağ elinde Hz. Osman’ı korumaya çalışırken meydana gelen kılıç yarası vardır. Hz. Ali Efendimiz olanları dinleyince Hz. Osman için çok üzülmüştür. Hz. Ayşe validemiz ise hac dönüşü Hz. Ali'nin halife olduğunu öğrenince Medîne'ye dönmekten vazgeçip Mekke'ye geri dönmüştür.

 

Burada çok önemli bir mesela daha vardır. Hz. Ali Efendimiz, içtihad yapar çünkü alimdir, din müçtehididir. Ama Muaviye alim değildir, içtihad yapamaz ancak siyasi içtihad yapar. Muaviye vahiy katibi de değildir, bazı yerlerde bu şekilde yazılıyor, yanlıştır. Muaviye, Mekke'nin fethinden sonra müslüman olmuştur ve hemen Medîne'ye dönmemiştir. Mekke fethinden sonra Resûlullah Efendimiz'e kaç tane âyet nazil oldu ki Muaviye bunlara katip olsun. Böyle birşey yoktur. Bu nedenle Hz. Ali efendimiz ile Muaviye arasında içtihad farkı var demek doğru değildir. Cenâb-ı Ali dinî müçtehittir, Muaviye dini içtihad yapacak ilim sahibi değildir. Siyasette görüş farklılığı vardır denilirse, ona birşey diyemeyiz. Ancak bu görüş farkı Hz. Ali'ye isyan ile tecelli ettiği için, kimse kusura bakmasın, makbul değildir.

 

Hz. Ali Efendimiz'in dayandığı nokta şudur, buyuruyor ki, “Ömer şehit edildiği zaman hırgür iyice büyümesin diye Osman ateşin soğumasını, küllenmesini bekledi, muhakemeyi sonra yaptı. Şu anda müslümanlar çok ciddi bir alev halindeler, kor bile olmamış, küllenmesine daha çok vakit olan bir hal içindeler. Şu ateş bir küllensin, yeni yeni fesatlar ortaya çıkmasın. Nasıl bizzat Osman, işi giderine bıraktı ama vakti gelince Ömer'in katilini cezalandırdı, biz de öyle yapalım ama Osman'a yanmamız bitmemişken başka yangınlar çıkartmayalım”. Hz. Ali'nin görüşü budur. Ancak, intikam peşinde olan ve Kureyş içinde Haşimoğulları, Ümeyyeoğulları farkını ortaya koyanlar o zaman da vardır, daha önce ataları Harb'de olduğu gibi... Harb, Ebû Süfyan, Muaviye, Yezid, hepsi aynıdır... Bunlar bilinmeden bu işler anlaşılmaz. Çok ciddi bir aile meselesidir ve bu mesele Resûlullah Efendimiz hazretlerinin Mekke'nin fethinden sonra Kâbe'nin 14 vazifesinden biri olan Sıkâyet yani su ikram etme hizmetini Hz. Abbas'a vermesi ile gün yüzüne çıkmıştır.

 

Birgün Efendimiz'e biri müslüman, biri gayrimüslim iki kişi geliyor, Efendimiz meseleyi dinledikten sonra gayrimüslime hak veriyor. İki kişiden kendini müslüman zanneden "tamam, Resûlullah böyle dedi ama Ömer çok adil adamdır, bir de O’na soralım" diyor. Resûlullah'ın hükmüne razı olmayan müslüman falan değildir. Hz. Ömer'e geliyorlar ve meseleyi baştan anlatıyorlar, “böyle böyle oldu, sonra Resûlullah böyle dedi, bir de sana soralım dedik”. Hz. Ömer, “Resûlullah'ın hükmüne razı olmayanın sonu budur” diyerek kılıcı çektiği gibi kendini müslüman zannedenin başını almıştır. Efendimiz hazretleri de Hz. Ömer'e “ne yaptın” bile dememiştir. Resûlullah'ın hükmüne razı olmamak budur. Hz. Ali'nin de hükmüne razı olmamak isyandır. Hz. Osman'ın hanımı da Muaviye'nin akrabalarındandır. Asiler, Hz. Osman'ın şehit olurken üzerinde bulunan kanlı gömleğini çıkarmışlar ve Şam'a gitmişler, Hz. Osman'ın hanımı Naile validemizi ahalinin karşısına çıkarıp Osman'ın kanını talep ediyoruz diye mitingler yapmışlardır. Hz. Ali ise durmaları gerektiğini ve fitneye sebep olmamalarını söylemiştir.

 

Hz. Ayşe bu sırada Mekke'de bulunmaktadır, Mekke'de de Ümeyyeoğulları validemize dahil olmuş  ve O’na “Ali halife olmak için Osman'ın öldürülmesine ses çıkarmadı” şeklinde yalan söylemişlerdir. Hz. Ayşe validemiz bunun böyle olmayacağını onlara müteaddid kereler anlatmıştır ancak kavim asabiyeti geldi mi, tüm asabiyetlerin gelmesi gibi akıl gider.

 

Muaviye belagati çok kuvvetli, siyaseti çok iyi yapan ve insanları çok güçlü şekilde etkileyebilen, adeta şeytana pabucunu ters giydirebilecek bir adamdır. Bu ifadelerim doğru ifadelerdir, kimse düzeltmeye kalkmasın, ben Rabbim'e bunların cevaplarını hazırladım. Hz. Ali'ye asi olan, benim için asidir. 1400 senedir Muaviye isminde ehl-i sünnet adam gördünüz mü? II. Muaviye hazretleri önemli, muhterem bir zattır, zaten önemli bir zat olduğu için zehirlenerek şehit edilmiştir. Ebuyezid veya Bayezid ismi ise tezyid etmek, çoğaltmak, bereketlendirmekten gelen bereketlendirici babası demektir, Yezid bin Muaviye ile alakası yoktur. Ne Yezid isminde, ne Muaviye isminde birisini gördünüz mü? Diğer bütün hazretlerin ismi konulmaktadır, Ebû Übeyde var, Übeydullah var, Abdurrahman, Said, Zübeyr, Talha... Bu isimlerin hepsi var. Muaviye'yi tanımak için Sıffeyn'i, Cemel'i, Muaviye'nin Şam valiliğini satır satır okumak gereklidir. Kulaktan dolma bilgilerle bu sözlere kimse itiraz etmesin.

 

Olanlar karşısında Hz. Ayşe validemiz Hz. Ali'nin görüşünü doğru buluyor ancak bu doğru görüşün fitneyi önlemeyeceğini düşünüyordu. Validemizin aklından şöyle geçiyordu: "Ali haklı olmasına rağmen, bunlar Hz. Osman'ın hanımını da siyaseten kullanarak fitneyi çoğaltıyorlar, bir şekilde Talha bin Ubeydullah ve Zübeyr bin Avvam ile birlikte Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını temin edersem, Muaviye muvaffak şekilde ifa ettiği Şam valiliğine geri döner". Evet, objektif olarak söyleyelim ki, Muaviye muvaffak bir validir. Aynen Mithat paşa gibi... Mithat Paşa, çok başarılı bir Tuna valisidir, berbat bir sadrazamdır.

 

Hz. Ayşe validemiz bu düşünceler sonucunda ihtilafın kaynak yeri olan Basra'ya gitmeye karar vermiştir. Fakat yolda giderken Hav’eb mevkiinde tekrar bir istişare meclisini toplar. Çünkü kendisinde bu gidişin de siyasi yerlere çekileceği düşüncesi yer etmeye başlamıştır. Bu düşüncesi ile Medîne'ye geri dönmek istemiş ve bunu da beyan etmiştir. Fakat kaderullah diye de birşey vardır, bu istek yerine gelmemiştir. Hz. Zübeyr bu konuda validemize mualif olmuştur. Bu muhalefeti "izin vermedi" olarak görmek fevkalade yanlıştır, Hz. Ayşe'ye kimse izin verme vermeme gibi bir küstahlık yapamaz. Sağlığında cennetle müjdelenmiş bir zattır Hz. Zübeyr, onlar hakkında da lisanımızı muhafaza etmeliyiz, öyle bir terbiyesizlik onlardan zuhur etmez.

 

Hz. Ayşe validemizin fakîh olduğunu, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinden hükümler çıkaracak kadar büyük bir âlime olduğunu sürekli tekrar ediyoruz. Burada da öyle bir mesele vardır. Hucurât sûresinin 9. âyetinde:

 

وَاِنْ طَٓائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اقْتَتَلُوا فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَاۚ فَاِنْ بَغَتْ اِحْدٰيهُمَا عَلَى الْاُخْرٰى فَقَاتِلُوا الَّت۪ي تَبْغ۪ي حَتّٰى تَف۪ٓيءَ اِلٰٓى اَمْرِ اللّٰهِۚ فَاِنْ فَٓاءَتْ فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَاَقْسِطُواۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ

"Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah'ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, âdaletli davrananları sever." buyrulmuştur. Ayette geçen "saldırmış olan" kelimeleri çok önemlidir, Resûlullah Efendimiz'in bütün hayatı boyunca yaptığı savaşların hiçbiri saldırı savaşı değildir, hepsi müdafaa savaşıdır. Müslüman saldırmaz. En iyi müdafaa hücumdur bir taktikdir, gaye müdafaa olmalıdır. Bu âyet fert olarak bizlerin vazifesi olduğu gibi, annemiz olarak Ayşe validemizin de vazifesidir. Bu âyete bakmadan konuşulduğunda siyasete göre konuşulmuş olur. Ne Hz. Ayşe, ne Hz. Ali, ne de Hz. Osman siyasi olarak kendi kendilerine hüküm vermezler, Allah'ın emirlerine göre hükmederler. Hz. Ayşe validemiz de, Hucurat sûresinin bu âyetine göre davranmış, bu sebepden dolayı olaylara ilgisiz kalmamıştır, çünkü Muaviye saldırmak üzeredir.

 

Basra'da Hz. Ali'nin hilafetini kabul etmiş olan Osman bin Huneyf halifenin bir mektubu olmadığı için gelen heyeti kabul etmemiş ve bunun üzerine bir çatışma olmuştur. Heyet bu çatışmadan sonra Basra'ya girmiştir. Hz. Ali de Muaviye'nin lafla yola gelmeyeceğini, çok ciddi bir fitne kaynağı olacağını görünce Şam'a sefer düzenlemeye karar vermiştir. Bir isyanı bastırmak idarecinin asli görevlerindendir. Fakat, validemizin heyeti Basra valisini bertaraf ederek şehre girince Hz. Ali orduyu Medîne'den direk kuzeye doğru çıkartırken, Medîne'den direk doğuya döndürmüş ve Basra'ya yönelmiştir.

 

Bu arada çok ciddi konuşmalar, müzakereler ve mektuplaşmalar olmuştur. Hz. Ali her mektubunda Hz. Ayşe'ye "anneciğim" diye hitap etmiş, validemiz de her defasında "şu fitneyi önleyelim" demiş ve Şam'ın çok güçlü olduğunu, oraya yapılacak bir seferde birçok müslümanın ölebileceğini söylemiştir. Her iki tarafın da bu düşüncelerine rağmen, ne Hz. Ali'yi ne de Hz. Ayşe'yi dinleyen öncü birlikler arasında, cahiliyye devrinden kalma bir alışkanlık olarak kapışma gerçekleşmiştir. Dikkat edelim, Sıffeyn'e savaş denir ama Cemel'e savaş denmez, vak’a denir. Hz. Ali de Hz. Ayşe de yapmayın demiştir ancak dinlememişlerdir, ortada askerî bir sefer yoktur. Bu yüzden bu olaya savaş denmemiştir. Bu incelikleri anlamayanlar, Hz. Ayşe'ye dil uzatmak küstahlığında bulunabilmektedirler.

 

Cemel Vak’ası sırasında, Hz. Ayşe'nin içinde bulunduğu grup, Hz. Ali'nin kuvvetlerine karşı mağlup olmuştur. Yukarıda bahsettiğimiz âyette Allah-ü Zü'l-Celâl "iki mü'min grup arasında savaş çıkarsa" diyor, bu böyle bir olayın çıkacağına işarettir, bu da işin kaderullah tarafıdır. Ölenlerin hangisi şehit hangisi maktul sorusu akla gelebilir. Şu kadarını söyleyebiliriz ki, mü'min olanları şehittir ancak hangisi mü'min, biz tayin edemeyiz, o Allah'ın bileceği bir iştir. Allah rızası için yanlış birşeye bile inansa, dünya saltanatı için değil Allah rızası için çarpıştı ise ölen kişi şehittir.

 

Sahabe içinde de yanlış yapanlar olabilir. Bilindik bir misal olarak Uhud'u verebiliriz. Efendimiz hazretleri "ben haber verinceye kadar ölseniz de buradan ayrılmayın" demesine rağmen okçular Efendimiz'i dinlememişlerdir. Bu fahiş hata, yapanların hatasına iştirak etmemek kaydı ile onlara saygısızlık yapmamızla neticelenmez. Saygı göstermek başka şeydir, sevmek başka şeydir.

 

Cemel Vak’ası diye bilinen bu hadisenin sonunda Hz. Ali Efendimiz, bizzat validemizin kardeşi Muhammed bin Ebûbekir'e ciddi miktarda para vermiş, tazim için ciddi miktarda asker tayin etmiş ve büyük bir hürmetle validemizi önce Basra'ya göndermiştir. Hz. Ali'nin validemiz için verdiği para bile kayıtlıdır, bu miktar 12 bin dirhemdir. Hz. Ayşe'nin, Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer döneminde elde ettiği yıllık geliri bile 12 bin dirhem değildir. Bu kadar yüksek bir meblağı vermiş olması da bir tazim ifadesidir. Hz. Ali, Validemiz Basra'ya geldiğinde yanına kırk tane güçlü kuvvetli hanım vererek, Medîne'ye bu şekilde gitmelerini tavsiye etmiştir. Validemiz ise hac zamanı geldiği için ilk önce Mekke'ye gitmek istemiş ve Basra'dan Mekke'ye doğru yola çıkmıştır.

 

Validemiz haccından sonra tekrar Medîne'ye dönmüştür. Validemiz yalnız ve yalnız Allah-ü Zü'l-Celâl'in Hucurat sûresindeki 9. Âyetindeki emrini yeri getirmek maksadı ile katılmış olduğu bu hadiseden dolayı memnun olmamış, hep üzülmüştür... Bu üzüntüsü Hz. Ali ile Muaviye arasındaki hallerde de, Hz. Ali'nin şehadetinde de devam etmiş ve bundan sonra çok pasif bir hayat yaşamaya başlamıştır. Kayıtlarda validemizin çok ağladığı yazılıdır ancak bunu bir pişmanlık ağlaması olarak algılamak fevkalade yanlıştır, biz böyle bir küstahlık yapamayız. Bu, bir annenin yavrularının hatasına ağlamasıdır, “çatışmalarına ben de mani olamadım” ağlamasıdır.

 

Bu arada çok önemli bir noktaya temas etmemiz gerekir ki, bunu herkes kafasına da, gönlüne de yazmalıdır. Ne yazık ki, halife Ömer ibni Abdülaziz hazretleri zamanına kadar, Allah'ın emirlerini yasaklarını belirtmek, devletin istiklalini 3. şahıslara karşı belli etmek ve hür olduğunun şükrünü eda etmek için kılınan, o saatlerde rızık kazanmanın haram olduğu cuma namazı hutbesinde Muaviye'nin emri ile başlayan bir adet ile Hz. Ali ve evlâdına sövülmüştür. Hutbede, caminin içinde üstelik gayet ağır şekilde... Kimse kusura bakmasın, halâ mı Muaviye'ye hazret diyeceğim! Sadece kendisi de değil, Kuzey Afrikası, Suriyesi, İran'ı, Arabistan'ı dahil, bütün hatipleri bunu yapmıştır.

 

Hucr bin Adiyy, Muaviye'nin bu hareketlerine karşı çıkmış ve "halife de olsan ben seni takmam, Ali'ye de sövmem" demiştir. Muaviye bu zatı şerifi öldürmüştür. Sadece Hz. Ali'yi sövmem dediği için... Validemiz, tamamen pasif bir hayat geçirmesine rağmen, bu hadise üzerine Muaviye'ye mektup yazmış ve onu haşlamış ancak Muaviye yüzsüzlük edip gülüp geçmiştir.

 

Bu edepsizlik, halife Ömer ibni Abdülaziz hazretleri zamanına kadar devam etmiştir. Bugün hutbelerde okunmakta olan âyetler ve Hulefâ-i Râşidîn'e tazim beyanı Ömer ibni Abdülaziz ile başlamıştır. Ömer ibni Abdülaziz hazretleri böyle hayırlı bir insandır ve ehli dünya onu zehirleyerek şehit etmiştir. Kabri şerifleri Halep'den güneye doğru giderken çok mütevazı bir köydedir.

 

Bir veli zat Efendimiz Aleyhisselâm'ı manâ aleminde müşahede etmiş... Efendimiz bir mecliste isimlerini bildiğimiz Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman, Hz. Ebû Ubeyde, Hz. Said gibi yakınları ile oturuyorlar. Çok yakın Ashâb’ının yanında bir de Ömer ibni Abdülaziz hazretleri Efendimiz'in hemen dizinin dibinde oturuyor. Manâyı gören veli zat Efendimiz'e selamını, tazimini arzettikten sonra "Ya Resûlullah, merakımı affedin, bu büyük sahabeler arasında sizden çok daha sonra gelen Ömer ibni Abdülaziz neden dizinizin dibinde oturuyor?" diye sormuş. Efendimiz cevap olarak, "Müslümanların fitnesini bitirip, müslümanların zayıf zamanında benim ve halifelerimin hayırla anılmasına vesile olduğu için bana bu kadar yakın" buyurmuş...

 

Efendimiz'in ilk halifeleri olan Hulefa-î Râşidîn seçimle halife seçilmişlerdir. Muaviye gâsıptır, kendi kendine halifeliğini ilan etmiştir. Hz. Hasan Efendimiz yeni bir fitne çıkmasın diye onun lehine hilafetten feragat etmiştir. Şiiler sadece İran Şii'leri olarak bilinir ancak otuz küsür Şii grup vardır. Bu gruplardan bir tanesi, Muaviye lehine hilafetten feragat ettiği için Hz. Hasan Efendimiz'e her gün kötü söz söyler. Şimdi bunlara müslüman mı diyeceğiz?

 

Ayşe validemiz, Ömer ibni Abdülaziz'e kadar Hz. Ali Efendimiz ve evlâdına sövme adetini çıkarıp bu adete ve emre muhalefet eden Hucr bin Adiyy'i şehit eden Muaviye'ye fena halde haşlamalar göndermiştir. Utanmadan hala Muaviye ile Hz. Ayşe birbirine taraftar diyenler cehaletlerinden utanmalıdırlar.

 

Hz. Hasan Efendimiz'in vefatında Resûl-ü Ekrem Efendimiz'in yanına defnedilmesine Hz. Ayşe'nin izin vermediğini iddia eden bazı Şii kaynaklar vardır, bu yalandır. Çünkü Hz. Osman da şehit edildiği zaman Efendimiz'in yanına defnedilmemiştir. Hatta cenazesi hakaretamiz bir şekilde kaldırılmıştır. Bir kapı kanadına konmuştur cenazesi... Hz. Osman'ın şehadeti bu açıdan da büyük bir acıdır. Asiler o kadar kudurmuşlardır ki, Allah'ın arslanı olan Cenâb-ı Ali bile bu hakaretlere mani olamamıştır. Asilerin Hz. Osman'a yaptıkları edepsizlik bununla da kalmamıştır. Baki kabristanının eski hali Yahudi mezarlığıdır. Efendimiz, bu mezarlığının büyükçe bir kısmını müslüman mezarlığı yapmıştır ve ismi Cennetü’l Bakî olmuştur. Ama hala müslüman mezarlığı haline getirilmemiş kısım vardır. Hz. Osman'ın defnedildiği yere dikkat edersek, şu anda bile diğer Ashâb-ı Kiram kabirlerine çok uzaktır. Asiler, Hz. Osman Efendimiz'i hakaret için Bakî mezarlığının yahudilerin gömüldükleri kısma defnetmişlerdir. Sonra Ömer ibni Abdülaziz'in valiliği zamanında Hz. Osman'ın bulunduğu yer sınır olarak ayarlanmıştır. Son 20-30 sene öncesine kadar da böyleydi sınırlar, son 20 senede Hz. Osman'dan da ileriye büyütülmüştür Cennetü’l Bakî... Yani, Hz. Osman Efendimiz'in kabr-i saadetlerinde durduğumuzda doğuya doğru olan yer duvardı, keza kıble istikametine, güney tarafa doğru da yer yoktu. Bu kısımlar en çok yirmi seneliktir. Bundan dolayı o kısımlarda Ashâb kabri yoktur. En doğuda Hz. Osman ile Ravza-ı Mutahhara tarafına doğru en batıda Hz. Hasan, Hz. Fâtıma'nın kabirleri vardır, Ashab kabirleri o iki aradaki alandadır.

 

Hz. Hasan vefat ettiği zaman Efendimiz'in yanına gömülmesine engel olan kişi, o zamanki Medîne valisi Mervan bin Hakem denen heriftir. Hz. Ayşe'nin bu olayda bir dahli yoktur. Validemiz de göçtüğünde diğer ezvac-ı mutahharat validelerimizin yanına defnedilmiştir.

 

Hz. Ayşe validemizin, anne olduğunu gözönüne alıp anneliğini kabul ettiğimizde, bir annenin nasıl olması icap ettiğini, evlatları arasında ayırım yapamayacağını bildiğimizde, Şii uydurması olan meselelerin asıllarını da anlayabiliriz. Maalesef ders kitaplarında bile bu uydurmalara yer verilebilmiştir. Bizler de bu uydurmalara inanıyoruz çünkü imanımızda zaafiyet var. Allah'ın anne tayin ettiği bir zatta anneliğe muhalif bir hal görüyorsan, senin o âyete muhalif bir halin var demektir. Allah'ın annelik verdiği bu kullar hata yapmaz mı? Evet, yapmaz. Çünkü Allah o sıfatı verdi ise o sıfatın verdiği ahvali de vermiştir. Madem ki annedir, annelik bitaraflığı bütün annelerimizde vardır. Bu annelik sıfatını onlara Allah vermiştir, kendileri almamışlardır. Biz irademizle, çalışmamızla, gayretimizle, cehdimizle kazandığımız veya kaybettiğimiz şeylerden hesap vereceğiz ama Allah neden kara gözlüsün diye sormayacak çünkü bunları kendisi vermiştir. Tabi bu kara gözünü nasıl kullandın diye soracak, hayra mı baktın, şerre mi baktın...

 

Bir sohbette illaki Efendimiz'in şemailini tarif etmemi istediler. Efendimiz siyah sakallı olsa ne olacak, sarı sakallı olsa ne olacak? Çakır olsa ne olacak, ela gözlü olsa ne olacak? Niye maddesini tarif ettiriyoruz? Güzellik elbette başka ama neden maddede bu kadar kalınıyor, bu durum çok üzücüdür. Efendimiz'in söyledikleri, bizden bekledikleri, bizim ondan alabileceklerimiz konuşulmalıdır. Teferruatlı bilgi elbette lazımdır, Efendimiz'in sakalında kaç tane beyaz tel var, bu bile bellidir ama şekilde kalmamamız, manaya intikal etmemiz lazımdır.

 

Onun için Hz. Ayşe validemizin doğru davranışını, annelik sıfatını anlayamıyoruz. Annemiz öyle bir alim ki, Efendimiz'in kendi muhterem hayatında, Asr-ı Saâdet döneminde fetva vermeye mezun kıldığı yedi kişiden biridir. Fetva vermek demek, herhangi bir hükmün herhangi bir hadiseye uygulanması demektir. Fetva tekniğinde gerçek kişi isimleri kullanılarak şu kişiler arasında böyle bir hadise var denmez, Amr ve Zeyd ile isimlendirilen belirsiz şahsiyetler arasında şu şu olsa ne olur denir, hadise soruda teferruatlı şekilde anlatılır. Cevap olarak ise "El cevap, Zeyd haklı" denir. Cevap bu kadar olur ama altında mutlaka şu ibare yer alır: "Allahu Âlem bissavab". Herşeyin doğrusunu Allah bilir...

 

Fetva, içtihad değildir. İçtihad, usul-ü fıkıh da değil, füru-u fıkıhta yapılır. Hz. Ayşe validemiz o manada müçtehiddir, özellikle feraiz ilminde Muaz bin Cebel, Übey bin Kaab ve validemiz önde gelir. Fakat diğer dört fakihin de bu hususta fikirleri vardır. Miras ile ilgili âyet nazil olduğu zaman tatbikat hususunda yedi ayrı fikir belirmiştir. Bu fikirler içtihaddırlar. Hepsi de bu içtihadlarını Sahib-i Şeriat Efendimiz'e sormuşlar, Efendimiz bila istisna hepsine "Senin dediğin gibi mütalaa edilmesini gerektiren hadiseler zuhur edebilir" mealinde cevap vermişlerdir. Bu aynen veda haccından sonra belki de binlercesinin "Ya Resûlullah, şunu şöyle yaptım haccım oldu mu, bunu böyle yaptım haccım oldu mu" sormaları gibidir. Efendimiz'in bu sorulara karşı bir tanecik "olmadı" dediği yoktur.

 

Her zaman söylüyoruz, teferruat kelimesini lüzumsuz olarak algılayanlar var, teferruatsız hiçbirşey yoktur. 9 Zilhicce'de Arafat'ta olunduğu zaman diğer aksaklıkların çözümü vardır ama 9 Zilhicce'de Arafat'ta olamadın mı seneye olursun inşallah denir. Bu yüzden Efendimiz haccı iki kelime ile özetlemiştir: "El haccu Arafa", Hac Arafat'tır...

 

Kur'ân-ı Kerîm'i iyi bilmenin başka bir özel manâsı vardır. Niçin Abdullah İbni Mes’ud çok güzel Kur'ân okuyor da, Efendimiz Kur'ân ilmi öğrenmek isteyenleri ona değil de Ubey bin Kaab'a gönderiyor? Çünkü bilmek başka birşey. Efendimiz, Kur'ân-ı Kerîm'den manâ çıkarmak isteyenleri ise Abdullah bin Abbas'a gönderiyor.

 

Kur'ân ile mushafın başka şeyler olduğunu bilmemiz gerekiyor. Mushaf, Kur'ân'ın sayfalandırılmış halidir. Kur'ân ile mushaf farkını anlamak için

لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ

"Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir."[6] âyetini dikkatlice tetkik etmemiz lazımdır. Bu âyette "abdestsiz mushaf-ı şerifi elleme" manâsı yoktur, bu âyet nazil olduğu zaman ortada mushaf yoktu. "illel mutahharun" üzerinde biraz düşünmek lazım ama tetkik etmek isteyenler için en basitini söyleyelim, bu âyet temiz olmayanlar Kur'ân'ın hükümlerinden istifade edemezler demektir.

 

Bu kadar çok şeyi nasıl bileceğiz, ne çok şey bilmeliyiz denmemelidir. Efendimiz buyuruyor ki: "Siz bildiğinizle amel edin, Allah bilmediğinizi öğretir." Amel noksanlığımızı tamamladığımız zaman emin olalım ki, bilgi eksikliklerimizi de tamamlamış oluruz. İşte validemiz, Ashab içinde Kur'ân-ı Kerîm'i en iyi bilenlerden birisidir, hanımlar içinde ise en iyi bilendir. Validemiz Arapça'yı çok güzel konuşurdu. İki önemli konuşması vardır validemizin, biri babasının kabri başındadır. O lafların güzelliğini anlamak için Arapça bilmeye lüzum yoktur, insan olmak yeter. Bu konuşma şerh edilmiş ve kitap haline getirilmiştir ama Arapça'dır. Bir de Cemel'de deve üzerinde ağlayarak fitneye sebep olmayın diye yaptığı bir konuşması vardır.

 

Bu hadiseye sebep olanlar validemi, anamı ağlattıkları, üzdükleri için benim düşmanımdırlar! Nerde kaldı ki ona dil uzatanlar...

 

Validemizin bir tavsiyesi vardır, "insanlara tesir lisan ile olur, mutlaka çocuklara şiir öğretin ki dilleri tatlılansın". Kendileri de çok ezber şiir bilirlerdi. Şiir ezberlemek için çok ciddi bir genetik vardı o günkü Arap toplumunda. Bu kuvvetli hafıza topluluğu içinde Hz. Ayşe gibi daha da önde olanlar da vardı. Validemizin kayınvalideleri, Efendimiz anneleri Hz. Âmine de çok şiir bilen biriydi. Ebû Kuveys dağında ayın 14'ünde mehtapta şiir okurdu, onun geleceğini bildikleri için o günlerde kalabalık artardı... Bu tarihi bir vakıadır. Benzer şekilde Hz. Fâtıma annemiz de çok güzel şiir okuyan biridir. Efendimiz hazretleri buyuruyor ki, "Bana az söz ile çok manâ ifade etmek ihsan olundu." Elbette bundan Efendimiz'in yakınları da mutlaka istifade etmişlerdir.

 

O günkü Arap toplumunda yazılı kültüre geçiş Efendimiz ile başlamıştır, öncesi sözlü kültürdür. Efendimiz, okuma yazmaya çok teşvik buyurmuş, hatta harpte alınan esirlerin içinde okuma yazma bilenler, çocuklara ve büyüklere okuma yazma öğretmeleri karşılığında azad edilmişlerdir.

 

Validemizin çok iyi bildiği diğer bir ilim de tarih ve ensab yani nesepler ilmidir. Bugünkü manâda sosyolojiyi de çok iyi bilirdi validemiz. Hasılı, Allah şefaatine nail buyursun, Hz. Ali'nin sözü ile Habibe-i Habibullah ve Habibet-i Resûlullah olan Ayşe validemiz kadri valası bitmeyecek biridir.

 

Toplum olarak Kur'ân-ı Kerîm’i doğru anlamıyoruz. Çünkü, Kur'ân-ı Kerîm metinleri ile konuşup, Efendimiz'in hayat-ı saadetlerini teferruatı ile hatta kronolojik gidişi ile bile bilmiyoruz. Hangi âyetin ne zaman nazil olduğunu, hangi hadiselerde neler olduğunu bilmediğimiz için çok ciddi bazı yanlışlıklar yapıyoruz. Bu ciddi yanlışlıklar Allah muhafaza buyursun, küfürle neticelenebilir.

 

Ahzâb sûresinin 6. Âyetinde “Hz. Peygamber mü'minlere nefislerinden daha evlâdır ve peygamberin zevceleri mü'minlerin anneleridir” hükmü çok açıktır. Bunun lamı cimi yoktur, Efendimiz'in bütün zevceleri mü'minlerin anneleridir. Karı koca arasında anlaşmazlık olabilir ama bu çocukları alakadar etmez. Çocuk taraf tutamaz, annesi annedir, babası babadır. Resûlullah Efendimiz'i babamız gibi kabul edersek validelerimiz de annemiz gibidirler, aralarında hakikatte çekişme, çatışma olmamıştır ama bazı âyetlerde bazı hadiseler vardır.

 

Efendimiz aynı zamanda büyük bir fedaidir. Bütün bedensel, düşüncesel rahatını, davedî ve icabetî, ümmeti için terketmiştir. Ailevî meselelere üzüldüğü de olmuştur. Evlat acısı görmüştür, torun acısı, zevce acısı görmüştür. Babasını doğmadan, annesini çok küşük yaşta kaybetmiştir. Annesinin vefatından sonra Hz. Ali'nin annesi Efendimiz'e de annelik yapmıştır. Efendimiz’in kendisine ikinci annelik yapan Fâtıma binti Esed'e karşı çok muhabbeti ve hürmeti vardı, huzuruna geldiğinde anneciğim diye ayağa kalkmıştır. Ondan sonra da yine bir yenge, Hz. Abbas'ın hanımına iltica etmiştir. Efendimiz, son hastalığı zamanında Hane-i Saâdet’ten çıkıp mihraba gelinceye kadar yengesinin koluna yaslanmıştır.

 

Bu fedakarlıklardan bir kısmı da validelerimizle alakalıdır. Efendimiz'i öylesine iyi tanımalıyız ki, karı-koca münasebetlerimizde bile O'nun yaptığından örnek alıp, ona göre davranmamız lazımdır. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şudur, Efendimiz'in yaptıklarının aynısını yapmak sünnet değildir. Efendimiz yaptığını niçin yapmış, neden yapmış, bunu Efendimiz'i çok iyi tanıyarak tetkik edeceğiz ve hikmetini araştıracağız. Sünnet olan, o hikmete uygun davranmaktır. Motomot aynısını uygulamak sünnet değildir.

 

Efendimiz'in vefatından sonra bir kısım sahabe efendilerimiz Efendimiz'in geçtiği yoldan geçmeye, dinlendiği ağaç altında dinlenmeye dikkat etmişlerdir. Bu davranışlar mükellefiyet sünneti değildir, bunlar muhabbet ızharıdır. Ancak bunda ileriye giderler ve o ağacı da bir put gibi ziyaret ederler diye, kendisi de eski putperest olduğu için Hz. Ömer o ağacı kestirmiştir. O ağacı gidip ziyaret edenler de Resûlullah için yapıyor, kesen de Resûlullah için yapıyor. Bunun menkıbeleşmiş başka bir örneği daha vardır. Adamın biri, bir yerden bir yere giderken bir çeşme başı görür. Orada hayvanını sulayacak ancak hayvanı bağlayacak biryer yok. Gider bir kazık bulur, toprağa bunu çakar ve hayvanını oraya bağlar. Kendisinden sonra da birisi aynı şekilde faydalansın diye o kazığı orada bırakır. Sonraları bir zat daha gelir oraya, yerdeki kazığı görünce bu düzlük yerde bu kazık gelenlerin ayağına takılabilir deyip söker. İkisi de cennetliktir. Fiil önemli değildir, niyet önemlidir.

 

Sünnet, o öyle yapardı ben de böyle yaparım demek değildir. O, şu sebepten dolayı böyle yapardı, ben de aynı sebepten dolayı böyle yapıyorum demektir.

 

Dolayısıyla Efendimiz hazretlerinin validelerimiz ile olan münasebatını çok iyi bilmemiz gerekmektedir. Aynısını tatbik etmesek de, Efendimiz'in niye öyle yaptığını kendi miktarımızca tetkik etmemiz gerekir. Yanlış bir tetkik de yapmış olabiliriz, bu önemli değildir. Çünkü Efendimiz'in müjdesi daima geçerlidir: "Siz bildiğinizle amel edin, Allah bilmediğinizi öğretir." Yanlış düşünüp yanlış yapsak bile doğru diye yaptığımız için netice yanlış olmaz, hem de ikinci defa zuhur ettiğinde Allah doğrusunu öğretecektir, çünkü Resûlullah böyle buyurmuştur. Yaptığın işte Resûlullah'ın rızasını gözetmek demek Allah'ın rızasını gözetmek demektir. Allah rızası gözetilerek yapılan işlerin sonu hem kötü gelmez, hem hakikatte yanlış olsa bile Allah sana bir şekilde onun doğrusunu öğretir veya yaptırmaz.

 

Sure-i Nur'un 12. Âyetinde geçen ifk kelimesinin manası iftiradır. Mübin kelimesi de apaçık anlamına geldiği gibi büyük anlamına da gelmektedir. Âyetin tercümesi şu şekildedir: "Mü'minler ve mü'mineler, bu lafı (iftirayı) işittikleri zaman, bu zanlarını hayırla düşünmeleri, algılamaları gerekmez miydi? Ve bu apaçık bir iftiradır demeleri gerekmez miydi". Bu âyetin anlamı şudur; "bu apaçık bir iftiradır" demeyenler mü'min ve mü'mine değildirler!

 

Hz. Ebûbekir çok ciddi bir hayırseverdir. Akrabalarından, Hz. Ayşe validemizin üzülmesine sebep olan hadiseye inanmış gibi bir hal takınan Mistah adında biri vardır. Hz. Ebûbekir, validemizden emindir, akrabası böyle hareket edince ona yaptığı yardımı kesmiştir. Üzerine de, tekrar yardım etmeyeceğine dair yemin etmiştir. Fakat, yine Nur sûresinin 22. Âyetinde "Sizin içinizden servet ve fazilet sahibi olanlar yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere yardım etmeye devam etsinler. Mallarından birşey vermekte kusur etmesinler ve hatalarını affetsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?" Bu âyet gelince Hz. Ebûbekir, Mistah'a her zaman yaptığı yardımı daha fazlası ile yapmaya devam etmiştir.

 

Cenâb-ı Allah kelimeleri boşuna zikretmez, her kelimesinde nice manalar gizlidir. Bu âyetin bir anlamı da şudur; nice servet sahibi vardır, fazilet sahibi olmadığı için yardım etmemektedirler. Ve nice faziletli kimseler de vardır, servetleri olmadığı için yardım edemezler. Akif bey ne güzel söylemiş: "Ya hamiyyetsiz olsa idim, ya param olsaydı".

 

İşte, iftira edenleri bile affetmek gerekir, İslâm böyle bir dindir. Hz. Ebûbekir gibi bir zat-ı şerif, peygamber hanımı kızına yapılan iftiraya çok üzüldüğü ve hayırda bulunduğu akrabasının bu iftiraya destek vermesi ile üzüntüsü artmasına rağmen, Allah'ın emrini herşeyden üstün tutarak iftira edeni affetmiş ve eskisinden daha çok yardım etmiştir. Allah-u Ekber bu demektir, sadece Allah herşeyden büyük anlamı ile sınırlı değildir.

 

Nur sûresinin 12. Âyetine herkesin tekrar tekrar bakması gerekir. Bu bir itikat meselesidir. Hüsnüzanda bulunmayanların İslâm dairesinin dışına çıkacağına dair uyarıdır bu âyet. Bu âyete göre hüsn-ü zan imanın gereklerinden biridir. Bu âyet elbette ki, nazil olduğu zamanın hadisesi ve hükmü ile sınırlı değildir. Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin hükmü edebiyyete kadar carîdir. Öyleyse bu âyet-i kerimenin de hükmü ebedîdir. Biz müslümanlar, kulağımıza gelen hiçbir lakırdıyı sû-i zan ile algılamamak mecburiyetindeyiz, hüsn-ü zan ile algılamalıyız.

 

Efendimiz bütün bunları önlemek için başka birşey daha söylüyor, "Gördüğünü ört, görmediğini söyleme". Ne yazık ki, biz daha dedikoduyu bile halledememişiz, nerede kaldı iftira... Dedikodu yapma dediklerimiz, olanı söylüyorum diye cevap veriyor. Lütfen artık şunu kafalara dank ettirelim, olanı söylemek dedikodudur. Olmayanı söylemeye iftira derler.



[1] Enfâl Suresi, 33. ayet:

[2] Nur Suresi, 11-21. ayetler

[3] Mâide Suresi, 6. âyet

[4] Hucurât Suresi, 13. ayet:

[5] Ahzab Suresi 33. ayet

[6] Vâkıa Suresi, 79. Âyet



Çevirmen Girişi