
HZ. CEVRİYE BİNTİ HÂRİS
Efendimiz'in Hafsa validemiz ile evlenmesinden sonra evlilikleri sıklaşmıştır çünkü hadisat bunu gerektirmiştir. Efendimiz hazretlerinin mübârek ömürleri, bugünkü hesapla 61 sene 1 ay 18 gündür. 63 slogan bilgisi kamerî takvime göredir. Bu ömrün özellikle son on senesi çok yoğun geçmiştir.
Efendimiz’in Ümmü Seleme validemiz ile bugünkü tarih ile 626 yılının Mart ayında evlendiğini kabul edersek, 627 yılının Şubat’ında, yani 11 ay sonra, Efendimiz Cevriye binti Hâris validemizle evlenmiştir.
627 yılının başında İfk hadisesi yaşanmıştır ve bu hadise Benî Mustalik gazvesinden dönerken olmuştur. Benî Mustalik, Huzâa kabilesinin kolu olan bir kabiledir. Bu kolun reisi Hâris bin Ebû Dırâr'dır. Cevriye validemiz Hâris bin Ebû Dırâr’ın kızıdır. Okunma özelliğine göre bu isim Cevriye olarak da okunur, Cüveyriye diye de okunur, ikisi de caizdir. Cevriye validemizin doğum tarihi daha sonraki olaylara nispetle 607 olarak kabul edilir, yani bu hadise zamanında validemiz yirmili yaşlardadır ve amcasının oğlu ile evlidir.
Benî Mustalik kolu, savaş gücü ve lojistiği kuvvetli, müslüman düşmanı bir kabiledir. Hendek gazvesinden önce bu kabile müslümanlara karşı bir savaş hazırlığına başlar. Efendimiz hazretlerinin geliştirdiği beşinci kol faaliyeti vardır. Efendimiz bu faaliyetler kapsamında Hicret sırasında kendisini evvela öldürmek için yolunu kesen sonra üç kelime ile gönlünü ısındırdığı Hz. Büreyde’yi Benî Müstalik’e casus olarak göndermiştir. Hz. Büreyde kabilenin sefer hazırlığında olduğunu bildirir. Benî Mustalik'in böyle bir savaşa hazırlandığını duyunca, Efendimiz bir sefer düzenler. Sefer sırasında Medine’de Ebu Zerr El-Gıfarî hazretlerini vekil olarak bırakmıştır. Efendimiz bizzat sefere katıldığı için Benî Mustalik seferine gazve denir. Ordunun 700 kişi olduğu muhtelif hadis nakillerinden bellidir. Cevriye annemiz o zamana kadar bu kadar çok silah, adam, deve görmediklerini söylemiştir. Bu gözükmenin kabilenin moral olarak çökmesine neden olduğunu ama seferden sonra baktığında aslında hiç de öyle kalabalık olmadığını farkettiğini söylemiştir.
Benî Mustalik gazvesinden galip gelinir ve yüzlerce köle ve cariye elde edilir. Köle hukukunu bugünkü manada anlamadığımız için bu işi anlayamıyoruz. Harpte mağlup olundu mu harbe katılan kadınlar cariye, erkekler de köle olarak hürriyetlerini kaybederler. Katılmayanlar hürriyetlerini muhafaza ederler, müslüman idaresi altında müslümanların sosyal, müdafaa ve sağlık hizmetlerinden istifade ettikleri için adına cizye denilen vergi verirler. İbadetlerinde de hürdürler. Köle ve cariyelerin ibadetlerine müslümanlar karışmaz ama gavurlar karışırlar. Müslümanlardan da gavura esir düşen ve köle olanlar vardır.
Koca Turgut Reis, Korsika'da gemilerini tamir ile meşgulken Andre Dorya'nın yeğeni olan henüz yirmili yaşlarda, iyi bir kumandan veya kaptan olmayan, asil bir aileden geldi diye kumandan olarak atanmış Giovanni Dorya'nın idare ettiği baskında esir düşmüştür. Hatta güvertede Andre Dorya yerine yeğenini görünce "Beni yeni hayız görmüş bir kıza mı esir düşürdünüz" diye çok ağır hakaret etmiştir. Giovanni Dorya, Koca Turgut Reis'i forsaya vurdurmuş, daha sonra da Genova kalesine hapsetmiştir. Barbaros Genova'yı kuşattığında, kuşatmayı kaldırmasına karşılık “ne istersen, para, altın, cariye…” denmesine rağmen "Turgut'umu dünyaya değişmem" diyerek hayır demiş ve Turgut Reis'in hürriyetini temin etmiştir.
Asr-ı Saâdet'te de bu tür örnekler vardır. Dolayısı ile müslümanlık niye köleliği kaldırmadı diye sormak abestir, kölelik bir denge unsurudur. Validelerimizden pek çok köle, cariye azad edenler vardır. Hz. Ebûbekir bu hususta şöhret elde edecek kadar servetini köle azad etmeye harcamıştır. Bu yüzden köle meselesi doğru anlaşılmalıdır. Cariye, cari kökünden gelir. Akan, alınan, satılan demektir, mal gibidir. Kadına cariye, erkeğe köle denmek tabir olmuştur. Bu kişiler alınır, satılır. Bu elbette doğru değildir, bunun için İslâmiyet bunu kabul etmez ancak kendisi köle olarak, cariye olarak birini verebildiği için karşılık olsun diye de almıştır. Tarihin akışı içinde bu durum sona ermiştir.
Yüzlerce köle ve cariye ele geçirildikten sonra Medîne'ye götürülürler ve gazveye katılan Mücahidîn-i İslâmiyye'ye dağıtılırlar. Bu savaşta henüz yirmili yaşlarda olan Cevriye binti Hâris'in kocası bu savaşta ölür. Bu nedenle Cevriye validemiz de o zamanın savaş hukuğu gereği cariyedir.
Ganimet payı dağıtımı sırasında Cevriye validemiz Sabit bin Kays veya onun amcazadesine düşer. Esaretten kurtulmak için fidye-i necat vardır. Validemiz reis kızı olduğu için bu miktar onun için yüksektir. Validemiz, Sabit bin Kayz hazretleri ile bu miktarı 9 ukye altın olarak tespit ettikten sonra Efendimiz'in yanına giderler. Validemiz "Ben Huzâa kabilesinin Benî Mustalik kolunun reisi Hâris bin Ebî Dırâr'ın kızıyım, Sabit bin Kays'ın hissesine düştüm, beraber bir fidye belirledik ama şimdi bunu ödeyecek durumum yok, benim bu fidyemi ödemek için siz yardım eder misiniz?" der. Efendimiz öyle bir zatı şeriftir ki, kendisine kılıç çekenler bile ona dehalet etmekte, ona sığınmaktadırlar. Cevriye validemizin bu davranışındaki incelik, Efendimiz'in yüceliğini, ululuğunu bir kere daha bize anlatmasıdır.
Hicrette slogan bir bilgi olarak sürekli tekrarlıyoruz ama manasını kaçırıyoruz, Efendimiz hicret ederken elindeki emanetleri Hz. Ali'ye vermiş ve Mediye'ye hicret etmişti. Mekke'de o sırada bir avuç müslüman ya kalmış ya kalmamıştı, o emanetler kimin emanetiydi hiç düşündük mü? O emanetler Efendimiz Hazretleri’nin hayatına kastedenlerin emanetleriydi. O kişiler Efendimiz'in hayatına kastediyorlar ama değerli eşyalarını emanet edecek Efendimiz’den başka emniyetli adam bulamıyorlar. Efendimiz de Hz. Ali'yi orada o emanetleri dağıtması için bulunduruyor. Benî Müstalik gazvesinin sonunda da gazveye sebep olan kabile reisinin kızı kurtuluş akçesini Efendimiz'den talep etmiştir. Validemizin o yaşta bu cesarette olması Efendimiz'in merhametini, şefkatini ve takdirini celb eder ve Efendimiz validemize şu sözlerle evlenme teklif eder: "Bu fidyeyi ödeyip serbest olup memleketine mi gitmek istersin, yoksa tebliğ ettiğim dini kabul edip, benimle de nikahlanıp zevcem olarak kalmayı mı tercih edersin". Validemiz Efendimiz'in bu teklifi üzerine "Sizin yüksek bir şahsiyet olduğunuzu biliyorum, dininizi de biliyorum, babamın şerrinden dininize giremiyodum" der, yani validemiz aslında İslâm'ı içinde kabul etmiş ama ızhar edememiş bir mü’minedir. Bu durum günümüzde de yaşanan bir durumdur. Özellikle sosyal statü kaybetme endişesinden dolayı İslâm'ı içinde kabul eden ancak bunu yaşayamayan insanlar vardır. Validemizin bu sözleri üzerine Efendimiz, Hz. Cevriye'yi nikahları altına almıştır ve Hz. Cevriye mü'minlerin annesi olmuştur. Efendimiz’in validemize küçük tatlı kız manasına Cevriye ismini vermesi de burada olur.
Bir başka rivayete göre ise -ki bu rivayeti Hz. Cevriye validemizin fidye-i necatlarını ödeyip azad ettiği kölelerinden biri rivayet etmiştir- Efendimiz'in Hz. Cevriye ile nikahlanması şöyle olmuştur: Babası, esir düşen kızını kurtarmak için Medîne'ye gelir ve fidyeyi öder. Ama Efendimiz kızına evlenme teklif edince rıza gösterir. Hadisenin geri kalan kısmına baktığımızda ilk rivayetin daha güçlü olduğunu görürüz. Ashâb-ı Kirâm ve özellikle Benî Mustalik gazvesine katılanlar, Efendimiz hazretlerinin Cevriye validemiz ile evlendiğini duyunca kendilerine düşen tüm köle ve cariyeleri azad etmişlerdir, çünkü o köle ve cariyelerin kabilesinden birisi artık müminlerin annesi olmuştur. Benî Mustalik müntesipleri Ashâb’a neden böyle yaptıklarını sorunca Ashâb-ı Kirâm artık kabile reisinin kızının anneleri olduğunu, annelerinin akrabalarını köle ve cariye olarak tutmayacaklarını söylemişlerdir. Bu yüksek ahlâk ve âlicenaplık karşısında azad edilen tüm kabile ahalisi müslüman olmuştur.
Bir nikah ile çok kuvvetli bir düşman olan Benî Mustalik hem akraba olmuştur, hem de müslüman olmuştur. Bazen kendini bilmezler Efendimiz neden bu kadar çok evlendi diye soruyorlar, eğer kızgın bir zamanımda isem "siz de Efendimiz kadar "er"kek olun siz de evlenin" diyorum. "Er"lik başka birşeydir. Bir hanımın dırdırına tahammül edemeyenler bu şekilde sorular soruyorlar. Evlilik külfetli bir nimettir. Bu bekarlığa teşvik olarak algılanmasın, çünkü Efendimiz "Sizin şerlileriniz bekarlardır" buyurmuştur.
Hz. Cevriye validemizin ismi önemlidir. Bu isim doğduğunda verilen ismi değildir. Babasının verdiği isim Berre'dir. Berr kelimesi, ibradan, aklamaktan gelmektedir. Berre ise hayırlı, saliha, aklanmış gibi manalara gelir. Efendimiz, validemizden günümüzde "kalbim temiz" diyenler gibi, insanın kendi kendisini temize çıkarması manasına gelen ismi kullanmamasını istemiştir. Bu aynı Medîne-i Tahire'ye Yesrib denmesini istememesi gibidir, Yesrib yahudi şehrinin adıdır. Efendimiz, validemize küçük kız, cici kız, hanım hanımcık gibi bir manâ içeren Cüveyriye adını vermiştir. Bu bir lakap değildir, isimdir.
Hz. Ayşe validemizden gelen rivayetten Hz. Cevriye validemizin ibadete çok düşkün bir annemiz olduğunu öğreniyoruz. Çok derli toplu yaşamış ve hicretin 56. yılında vefat etmiştir. Bir başka rivayette validemizin hicretin 50. yılında vefat ettiği de söylenir. Ne yazık ki o günler siyasi olarak karışık günler olduğu için kayıtlar hep siyasete yoğunlaşmıştır. Aslında bu tür olayların gününün, saatinin belli olması gerekir.
Cevriye validemize bazen “köle kökenlisin sen” denmiş, validemiz buna üzülmüş ve bu üzüntüsünü Efendimiz’e iletmiştir. Efendimiz bunun üzerine “Onlar yanlış söylüyorlar, sen niye üzülüyorsun, en büyük mihri ben sana verdim. Eğer cariye olarak alsaydım en büyük mihri sana vermezdim” demiştir. Resûlullah Efendimiz validemizin akrabalarından kırk kişiyi azad etmiş ve validemize “bu da senin mihrin olsun” demiştir.
Hz. Cevriye fetva sahibi alimelerdendir. Efendimiz Hazretleri “ben yokken veya ben göçtükten sonra Cevriye’ye sorduğunuz bir sorunun cevabı ile amel edebilirsiniz” buyurmuştur.
Birgün Efendimiz Hz. Cevriye’nin hücresindeyken sabah namazının sünnetini kılıp ve farzı için mescide geçmek üzereyken Cevriye validemiz tesbihata başlar. Efendimiz bazen namazdan sonra hanesine dönünce kuşluk vakti kuşluk namazı kılar ve biraz kaykule yapardı. Türkçe’deki kaykılmak kaykuleden gelir. Efendimiz o gün de öyle yapmak için haneye dönünce Cevriye validemizin halen tesbihatta olduğunu görür ve “Sen hala o halde misin?” der. Daha sonra Efendimiz “Senin bu kadar zamandır okuduğun tesbihi ben dört defada yaptım, sana da öğreteyim mi?” der ve hem validemize hem bize şu tesbihi öğretir: “Sübhânallahi ve bihamdihi adede halkıhî ve rıdâ nefsihi ve zînete arşihi ve midâde kelimâtihi” Anlamı şudur; yarattıklarının sayısınca, zatını hoşnut edecek kadar, arşının ağırlığınca ve kelimeleri sayısınca yüce Allah’ı hamd ile tesbih ederim.
Cevriye validemiz âlime bir validemiz olduğu gibi bir gazi annemizdir, Hayber’e katılmıştır, aynen Sevde annemiz gibi… Validemizin babası Hâris, Hayber’den sonra Medine’ye gelmiş ve kabile reisi küstahlığı ile Efendimiz’e kızını esir edemeyeceğini söylemiştir. Efendimiz de esir etmediğini, evlendiğini söylemiştir. Hâris, kendi rızası olmadan evlenemeyeceğini söyleyince Efendimiz kızının rızası olduğunu söylemiştir. Hâris kendi dediğinin önemli olduğunu, kendisi izin vermedikçe kızının evlenemeyeceğinde ısrarcı olunca Efendimiz kızının kendisinin esiri değil kızı olduğunu söylemiştir. Şimdi ne yazık ki çocuklara fikirleri sorulmadan falanca ile evleneceksin diyen aileler var, yapamazlar, Efendimiz’in yasağı vardır. Çocuklarımız bizim esirlerimiz değildir, bizim yavrularımızdır, Allah’ın bize emanetidir. Biz onlara güzel örnek olarak, helal yedirerek, güzel isim koyarak hizmet ederiz. Bizim dediğimizi yapmakla mükellef değildirler. Bizim her dediğimizin doğru olduğunu nereden biliyoruz? Hâris ibni Dırar fidye getirdiğini, onu vereceğini ısrarla söylemeye devam eder. Efendimiz de buna peki der, “madem getirmişsin alırız, ancak şu var, Cevriye’yi çağıralım kendisine soralım, hür iradesi ile, seninle mi gelmek ister benimle mi kalmak ister, ne derse o olsun, kabul mü, erkek sözü mü” diye sorar. Hâris kabul eder, hatta Hz. Cevriye Efendimiz ile kalmayı kabul ederse yine de fidyeyi vereceğini vaadeder. Hz. Cevriye gelince babasına bakmaz bile… Efendimiz “baban gelmiş, fidye getirmiş, benimle mi kalmak istersin, onunla mı gitmek istersin” diye validemize sorar. Validemiz “Aman Ya Resûlullah, bir kabahat mi işledim, sizi üzdüm mü, niye böyle bir şey soruyorsunuz, hiç gider miyim, burada kalmak isterim” der. Hâris bu cevaba çok şaşırır ama sözü gereği, gayet asabi bir şekilde, develeri bırakır. Bu sırada Efendimiz Hâris’e “Medine’ye gelirken kıyamayıp tepenin arkasına sakladığın iki deve vardı, onlar ne olacak” diye sorar. Hâris aslında Medine’ye gelirken yanına dört deve almış ancak ikisine kıyamayınca onları geldiği tepenin arkasına saklamıştır. Efendimiz’den o develeri duyunca çok şaşırır ve “Vallahi bunu benden başka kimse bilmezdi, sen nereden biliyorsun?” der. Efendimiz cevaben kendisinin Allah’ın elçisi ve kulu olduğunu, inat etmemesini söyleyince Hâris “Evet, hakikaket Sen Allah’ın elçisi ve kulusun ve Senin söylediğin Allah nasıl bir Allah ise ben O Allah’a inanıyorum” der ve müslüman olur.
Validemiz Hicri 56 yılının Rebiülevvel ayında, 676 yılı Şubat’ında Âlem-i Cemâl’e intikal buyurmuştur. Cenaze namazını vali Mervan bin Hakem kıldırmıştır. Validemiz Medîne'de vefat etmiştir ve kabirleri Cennetü'l Bakî'de diğer validelerimiz ile birliktedir. Cennetü'l Bakî'yi ziyaret ettiğimiz zaman diğer validelerimizle birlikte Hz. Cevriye'yi de ziyaret etmiş oluyoruz. Validemiz nasıl kabilesinin diğer mensuplarının imanına vesile olmuşsa, inşallah Rabbimiz'den umarız ve dileriz ki, kendisini ziyaretimizle imanımızın nurunun çoğalmasına Allah-ü Zü'l-Celâl tarafından ittihaz olunur. İnşallah şefaatine de nail oluruz.