
Hudeybiye'den sonra Bizans, Sasani ve Mısır'a müstakil mektuplar gönderilmiştir. Mısır her ne kadar Bizans'a bağlı gözükse de, müstakil bir kudret sahibidir. Mısır'daki Mukavkis genel validir, bir Suriye valisi gibi değildir.
Sasani hükümdarı III. Yezdicerd, Efendimiz'in gönderdiği mektubu hakaretamiz bir şekilde dinlemiş, sonrasında yırtmış atmıştır. O sırada Heraklius genel bir teftiş veya ziyaret için Şam'dadır. Suriye genel valisi de olan Şam valisine giden mektubu Dıhyetü'l Kelbî efendimiz götürmüştür. Heraklius da orada olunca mektup direk ona gitmiş gibi olmuştur. Heraklius'un mektubu okuduktan sonra bazı soruları olur, "Peygamberiniz ahalinin kimlerindendir?" diye sorar, Hz. Dıhye "En asilidir" diye cevap verir, "Tebliğ ettiği dini evvela fukaralar mı kabul etti asiller mi?" sorusuna "Fukaralar" diye vevap verir, "Çok sevilen bir adam mıdır" sorusuna "Evet, muhalifleri bile sever" diye cevap verir. Sonunda Heraklius bir soru daha sorar ve "Siz O'nu çok sever misiniz?" der. O zamana kadar bir imparator karşısında metanetle duran Dıhyetü'l Kelbî hazretleri ağlamaya başlamış ve dizinin bağı çözülerek "Çok severiz" demiştir. Bunun üzerine Heraklius tahtından kalkmış ve "Bu adam peygamberdir" demiştir. Bu nokta çok önemlidir, papazlar araya girip ortalığı şamataya vermiş ve bu sözü geçiştirmeye çalışmışlardır. Başta İbni Arabi olmak üzere pek çok zevâtı kiram "bu adam peygamberdir" dediği için Heraklius'un mümin olduğunu söylemişlerdir.
Mısır genel valisi olan Mukavkis Efendimiz'den gelen mektubu büyük bir tazim ile karşılamış ve saygısından dolayı mektubu elçinin okumasını istemiştir. Mektubun okunmasından sonra kendisi yerine oturmuş, gelen elçiyi de kendisi ile aynı mevkide bir yere oturtarak saygı ve hürmetini göstermiştir. Mukavkis, gelen mektuba karşılık Efendimiz'e selamlar, saygılar ve hediyeler göndermiştir. Bu hediyelerin içinde Mariye isminde bir cariye de vardır.
Efendimiz'in mektup gönderdiği Mukavkis, valinin asıl adı değildir, asıl adı Cüreyc bin Mina'dır. Nasıl Kisra, III. Yezdicerd'in vazifesinin adı ise Mukavkis de Mısır genel valilik makamının adıdır. Mısır genel valileri genelde hristiyanlardan seçilmişlerdir.
Kıpti çingene demek değildir, çingene milleti Hint asıllıdır. Kıptiler ise Mısır'ın yerli halkıdır ve Hint kökenli değildirler. Bugünkü Mısır'ın dünyadaki ismi Egypt'dır. Bu kelime Kıpt'dan gelmektedir. Kıptiler biraz patlak gözlü, patlak dudaklı ve esmer olurlar. Beyaz Araplarla karıştıktan sonra bu fiziksel özellikler elbette değişmiştir. Bizans, Kıpt toplumunun ve kavminin idaresini kendi içlerinden bir adam olan Cüreyc bin Mina’ya bırakmıştır. İskenderiye kilisesi, İznik konsil kararlarına göre kurucusu bir havari olduğu için apostolik kökenli bir kilisedir, yani uluslararası geçerliliği olan ekümenik bir patrikhanedir.
Bu bilgilerin Efendimiz'in zevceleri ile ne ilgisi var denebilir. Biz, herşeyi bilmek zorundayız. Bugün Türkiye'de manasız yere kavgalar, münakaşalar, akıl karışıklıkları oluyor. Hristiyanlık akidesini tanzim eden İznik konsilinin kararına göre, dünyada üç tane apostolik, ekümenik vasfını alan kilise vardır. Bunlar Roma, Antakya ve İskenderiye'dir. Bunun dışında kalanlar ekümenik olamazlar. İstanbul patriği ne kadar uğraşırsa uğraşsın, İstanbul Patrikhanesi ekümenik olamaz, hristiyan itikadına göre bu mümkün değildir. Protestanlığın geçmişi henüz 500 sene olsa da, onlar da İznik konsili kararlarına bağlıdırlar ancak papayı tanımazlar.
Konstantin İstanbul'u hristiyanlığın başşehri yapmıştır. Roma'nın önemi, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethinden sonra ortaya çıkmıştır. Fatih'e kadar İstanbul patriği siyasi olarak en ağır adamdır. Papa tarafından yazılmış, müsveddesi papalık kütüphanesinde olan ama İstanbul'a ulaşmayan bir mektup vardır, bu mektupta Papa, Fatih'i hristiyanlığa davet etmiştir. Ancak o zaman İstanbul'da patrik vardır, papalık makamı çok önemli değildir. Hz. Fatih gibi Cenâb-ı Peygamber’in müjdesine uğramış bir zatın müslüman ve Türk olmasını hazmedememişlerdir. Sinan'ın da babasının adı Numan'dır, Ağırnas köyü müslüman Türk köyüdür. II. Beyazıd zamanında her devşirme, Osmanlı Türk İslâm terbiyesi alması için Yeniçeri ocağına alınırdı. Sinan aslında istihkam subayıdır, Acem seferinde Van gölünde tekne yapması ve Boğdan seferinde köprü yapması ile sonradan mimarbaşı olmuştur. Bütün devşirmeler Rumeli devşirmesidir. Doğudan devşirme yoktur.
Mukavkis, Efendimiz’in mektubunu getiren, Ashâb-ı Kiram'ın zarif zatlarından olan Hatıb bin Ebû Beltaa’yı hürmetle karşılamış, mektubu da büyük bir hürmet ile ayakta dinlemiştir. Terbiye başka bir şeydir, iman başka bir şeydir. Benim yahudi bir sekreterim vardı, yedi Ramazan’ı beraber geçirdik, ciddi kahve ve sigara tiryakisiydi. Yedi Ramazan-ı Şerif boyunca benim yanımda bir yudum kahve, bir nefes sigara içmedi. Ama kendini müslüman zanneden ve bu memlekette başbakanlık yapmış bir adam Ankara’da bir otelde iftara on dakika kala ağızlığına sigara taktı, yakmak üzereyken “Beyefendi, iftar sofrasındayız, akşam yemeği sofrasında değiliz, on dakika sonra yakın sigaranızı” dedim. Hem o zat sigarasını yakmadı hem de bana bir şey yapamadı.
Dünyevi sosyal statüsünü kaybetmek istemeyenler, doğrulara dahil olmakta gecikebilirler. Mısır genel valiliği çok önemli bir statüdür. Bizans ve Mısır halkı Hristiyanken vali müslüman olsa makamı elden gidecektir. Hala aynı şey yok mu? Mukavkis, maalesef bütün iltifatına ve mektubu benimsediği halinden belli olmasına rağmen iman izharında bulunamamıştır. Aynı zamanlarda bir diğer devlet başkanı olan Habeş Necaşisi ise müslümanlığını izhar etmiştir. Mukavkis, iman izharında bulunmamıştır ancak Efendimiz’e gayet saygılı, gayet hürmetkârane bir cevabî mektup yazmıştır.
Mısır'ın yerli ahalisinin bir kısmı Bizanslılar tarafından köle edinilmişlerdir. Sâid, Yukarı Mısır'da, Nil nehri ile Akabe körfezi arasındaki bir bölgedir. Nil nehri bizim bakış açımıza göre güneyden doğar ve kuzeye doğru akar, Mısır kuzeye doğru meyillidir, bu yüzden “Yukarı Mısır” Güney Mısır demektir. O bölgede Kıptî olma ihtimali çok yüksek olan ancak bazı kaynaklarda İran veya Rum asıllı olduğu da söylenen Şem'un isimli bir zat vardır. Bu zat da, kardeşi de, çocukları da, yeğenleri de köle statüsündedir. Dolayısı ile hanımlar cariye, erkekler köledir. Validemiz bu bölgede bulunan Hafn köyünde doğmuştur.
Mukavkis, Efendimiz'e yazdığı mektup yanında hediye olarak, Şem'un isimli zatın cariye olan Mariye ve Sirin isimli iki kızını, bir de kardeşinin oğlu Me'bur isimli hadım bir köleyi göndermiştir. Bir başka rivayette iki cariye daha olduğu söylenir, hakim olan görüş ise iki cariye ve bir kölenin gönderildiğidir. Ayrıca altın yanında çok güzel bir elbise, güzel kokular, bir merkep, bir katır ve bir kılıç göndermiştir. O merkep düldüldür, Efendimiz Hz. Ali'ye vermiştir. Efendimiz, siyah zemin üzerine gümüş işlemeli olan elbiseyi bir kere giymiş ve bu şekilde hutbeye çıkmıştır. Efendimiz'in bu güzelliğine bakıp ağlayanlar, nara atanlar, hatta bayılanlar olmuştur.
Efendimiz'i biraz değil, hiç tanımıyoruz, "El fakri fahri" sözünü neden dediğini bir türlü anlamıyoruz. Efendimiz o kadar güzeldir ki, başgözü ile O'na bakmak mümkün değildir! O'nun için Efendimiz çok fukara gösterişli kıyafet giyerek kendini sırlamıştır. Bir kere Mukavkis'e hürmet için gönderdiği kıyafeti giyince Ashâb dayanamamıştır, halbuki her gün gördükleri biridir Efendimiz... O kıyafet vitrindir. İnsanın kıyafeti vitrinidir. Kendinde birşey olmayanlar giyime çok para harcarlar. "Allah beni güzel yaratmamış" denilemez, Fetih sûresinde
س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ
"Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir" âyeti[1] vardır, sen Allah ve Resûl'unun muhabbeti ile öyle bir güzel olursun ki, kıyafet ile güzelleşmeye ihtiyacın kalmaz. Vitrinler, ışık oyunları ile çulu atlas gösterebilirler. Çok güzel biri atlas giyerse bakmaya takad bulunamaz. Bu nedenle Efendimiz bu elbiseyi bir kere giymiş, sonra simaen kendine çok benzeyen Hz. Dıhye'ye hediye etmiştir. Hz. Ali Efendimiz de düldül ve kılıcı kullanmıştır. Hz. Ali Efendimiz'in ucu çatallı kılıcı daha delikanlığında vardır. Hediye kılıç da bu kılıca benzerdir.
Efendimiz'in bu hediyeleri kullanması Mukavkis'e verdiği değeri göstermek içindir. O zamanlarda iletişimin olmadığı zannedilmesin, toplumlar birbirlerinin neler yaptıklarından haberdardır.
Şehit olmak, ille kurşun, ok, kılıç isabeti ile olmaz. Esas ikamet yerin Topkapı Sarayı iken Avusturya Macaristan hududunda bir yer olan Zigetvar'da çadırın içinde seferdeyken ölürsen şehitsindir! 1566'da Sultan Süleyman Han Zigetvar'da şehit olduğunda Zigetvar'dan Manisa'daki Şehzade Selim'e haber gitmiştir, altı günde... Şehzade Selim Manisa'dan Belgrad'a at üstünde beş buçuk günde gitmiştir. Bugün Manisa'dan Belgrad'a otomobille gitsen kaç günde gidersin? Demek ki, eski dönemlerde iletişim zannedildiği kadar geri değildir.
Efendimiz, Mukavkis'e verdiği değeri göstermek için gelen cariyelerden Mariye validemizi kendisine cariye olarak almış, kardeşi Sirin'i de şair Hasan bin Sabit'e hediye etmiştir. Elçi olarak gönderilen Hatıb bin Ebû Beltea hazretleri hediyelerle birlikte Medîne'ye doğru giderken cariyeler ve köle, kafilenin namaz kıldığını görünce İslâm ile ilgili sorular sorarlar. Hatıb hazretleri sorulara öyle güzel cevaplar verir ki, daha yolda Mariye validemiz, kardeşi Sirin ve amcaoğulları olan diğer köle Me'bur iman izhar ederler. Mariye validemiz ve kardeşi Sirin bir müddet Harise bin Numan veya Ümmü Süleym binti Milhan'ın evinde misafir edilmişlerdir. Ev sahibinin Ümmü Süleym olduğu daha baskın bir rivayettir.
Bugünkü Medîne'de, Mescid-i Nebî'nin kıble istikametinde, onbeş yirmi sene evvel yapılmış Mescid-i Bilâl adında bir cami vardır. Daha sonra iki kızkardeş ve amcaoğulları, bu mescidin biraz daha kıble istikametine doğru, eski Kuba yolunda, biraz ileride sol tarafta bir eve yerleştirilmişlerdir
Mısır'dan gelen hediyeler arasında, iki kız kardeşe hizmet etmesi için genç bir köle de vardır. Bir dönem iki kız kardeş ve bu köle veya amcaoğulları arasında dedikodu çıkartılmıştır. Dikkat edin, kimse de kusura bakmasın, Ashâb’ın hepsinin ayağının tozuyum ama bu hadiseler Asr-ı Saâdet'te olmuştur. İfk hadisesi sonrası gelen âyeti kerîme gayet sarihtir: "Böyle bir laf geldiğinde müslüman kadın ve erkeklerin bunlara kulak vermeyip, bu bir iftiradır demeleri gerekmez miydi?" Münafığın sözüne kanmak da bir başka münafıklıktır. Kavî imanlı insanlar bunlara kanmazlar, bunlar iman zaafiyetidir. Efendimiz hazretleri, Hz. Ali efendimiz'i, bu dedikoduyu araştırmakla görevlendirmiştir. Çünkü Hz. Ali'nin ciddi bir ilmî birikimi ve yüksek bir izanı, irfanı vardır. Birisi ile iki çift söz konuştuğu zaman, işin aslını hemen anlar, Allah'ın vikayesi altındadır. Bu gönül temizliği ile olur, Ali Efendimiz'in gönlü o kadar pak ki, o paklık bize bu şekilde yansımıştır.
İki kız kardeş ile duran amcaoğlu ve hizmetçinin ikisi de hadımdırlar. Tarihte, yakın zamana kadar hadım etme vardır. Amerikalılar'ın Afrika'dan kaçırdıkları genç çocukları hadım ettikleri neden konuşulmuyor? New York'ta Hürriyet heykelinin yanında bir ada vardır. Amerika'ya ilk gelen göçmenler ilk o adaya gelirler ve karantinaya alınırlardı, o karantinada ne rezillikler olmuştur, burada söylemeye utanırım. O yüzden kimse kimseye iftira atmasın.
O gelen hizmetlinin de hadım olduğu ortaya çıkınca dedikodular durmuştur. Efendimiz de bunu bizzat teyid etmek için o eve gitmiştir. Efendimiz, bu dedikodu bitince Mariye validemiz ile nikahlanmıştır. Hukukî statü olarak validemiz o zaman cariye olduğu için nikahlanmasa da olurdu. Hz. Mâriye validemiz, Resûlullah Efendimiz'in yavrusunun annesi olarak o evde yaşamıştır. Kız kardeşi Sirin, Hasan bin Sabit ile nikahlanmıştır, Me'bur ve diğer köle de genel vazifelere verilmiştir.
Mariye validemiz hazretleri hicretin 8. yılının Zilhicce ayında, Nisan 630'da, İbrahim isimli yavruyu dünyaya getirmiştir. İslâm hukukunda bir söz vardır, “bir cariye ümmül veled oldu mu otomatikman hürre olur”. Böyle şey olmaz, bu yanlış bilgidir. Çocuk hür doğar ancak anne azad edildikten sonra hürre olur.
Hz. İbrahim’in doğumu sonrasında Hz. Cebrail Efendimiz’e gelir. Her geldiğinde “Esselâmu aleyke ya Resûlullah” diyen Hz. Cebrail bu kez “Esselâmu aleyke ya Ebi İbrahim” der, “İbrahim’in babası sana selam olsun…” Yani, İbrahim aleyhisselâm’ın ismini Allah koymuştur. Efendimiz, Hz. İbrahim yedi günlükken yavrusunun saçını traş ettirmiş, saç insan artığı olduğu için onu toprağa gömdürmüştür. Öncesinde tartıp miktarınca gümüş sadaka vermiş, iki tane de akika kurbanı olarak koç kestirmiştir. Akika kurbanı olmazsa olmazdır, kız çocukları için bir, erkek çocukları için ikidir. Akika kurbanı iki türlü kullanılır, ya kemikleri tamamen kırılır kimse zarar veremesin diye, ya da hiç bir kemiği kırılmaz, çok sağlam olsun diye… İkisi de doğrudur. Adak olmadığı için kesenler de yiyebilir. İbrahim Aleyhisselâm’ın süt anneleri Ümmü Bürde ve Havle binti Münzir hazretleridir. Ümmü Bürde’nin zevci Ebu Bürde demircidir.
Efendimiz hazretlerinin hususi hayatlarından bahsederken, selamete ermek için lisanımızı muhafaza etmeli ancak hadiseleri doğru anlamak için de konuların kronolojisine dikkat etmemiz lazımdır. Mariye validemiz, İbrahim bin Resûlullah hazretlerini dünyaya getirdiğinde Efendimiz elli yedi elli sekiz yaşlarındadır. Bugünkü tarihe göre, Mariye validemiz 628 yılının Mayıs ayında Medîne'ye gelmiştir. Hz. İbrahim'in doğumu ise Nisan 630'dur. Demek ki, İbrahim bin Resûlullah'ın ana rahmine intikali 629'un haziranı veya temmuzudur. Dikkat buyrulsun, validemiz, 628'in mayısından, 629'un haziranı veya temmuzuna kadar da Efendimiz'in cariyesiydi. Efendimiz'e kimseyi iftira ettirmem! Bu detayları bilgisizlikten kaynaklanan iftiralara mani olmak için veriyoruz. Efendimiz'in yaptıkları nefsinden değildir, kendimizle mukayese etmeyelim!
Hz. Mâriye'nin güzelliği kayıtlara geçecek kadardır. Resûl-ü Ekrem Efendimiz, cariye statüsünde olmasına rağmen diğer hanımlarından madâ kendisine ilgi gösterince kıskançlık olmuştur. Validelerimiz, bizim validelerimizdir, dilimizi muhafaza edeceğiz ama onlar Efendimiz'in zevceleridir, karı koca arasına girilmez. Sen annene yanlış yapmış diyemezsin, adamın dilini bürerler. Çocukların hiçbiri ana veya babadan tarafa olmamalıdırlar, iki tarafa da saygıda kusur etmemelidirler.
Birgün Hz. Mâriye validemiz Mescid-i Nebi'ye gelir ve Efendimiz ile birlikte Hz. Hafsa hücresinde değilken o hücrede otururlar. Buna Hz. Hafsa validemiz tepki gösterir. Resûlullah Efendimiz, Hz. Hafsa'nın üzülmemesi için "Mariye'yi kendime haram kıldım" der. Hz. Hafsa validemiz ile Hz. Ayşe'nin arası çok iyidir. Hz. Hafsa bu olayı Hz. Ayşe'ye de anlatır. Daha önce bahsettiğimiz bal şerbeti olayı da bu zamanlarda olmuştur. Bu iki hadise üstüste gelince, Tahrim sûresi nazil olmuştur. "Allah'ın sana helal kıldıklarını kendine haram kılamazsın." Bu sadece Efendimiz'e hitap değildir, Allah'ın âyetleri, ne hitap ettiği zat ile ne de hitap olunduğu zaman ile sınırlıdır. Âyet-i Kerîmeler’in hükmü kıyamete kadar değil, ebediyete kadar geçerlidir. Ahiret, cennet, cehennem hakkındaki âyetler ebedî değil midir? Dolayısı ile Allah'ın Kitâb-ı Kerîm'i kıyamete kadar değil, ebeden hükmünü icra eder.
Allah sadece Habib'ine mi indirdi bu âyeti, bizim bu âyetten anlayacağımız birşeyler yok mu? Bu âyet peygambere hitab ediyor, bizi alakadar etmez demek mümkün müdür? Elbette değildir! Öyleyse, Allah'ın haram kılmadığını haram kılmak hiçbir alimin, fakihin, imamın, müçtehidin hakkı değildir. Herkes haddini bilmelidir. İslâm'da ibaha yani mübahlık esastır, haramlar sayılabilecek kadar azdır, helaller sayılamayacak kadar çoktur.
Allah'ın haram kıldığına helal demek küfürdür, peki helal kıldığına haram demek küfür değil midir? Televizyon haram diyor, ne münasebet, haram olan senin kullanma şeklindir. Ev ahalisi Mekke Medîne'den 24 saat yayın yapan kanalları izlemek istedi, yeni makine aldık, izliyoruz. Aynı makineyi münasebetsiz bir frekansa ayarlayıp haram da işleyebilirsin. Otomobil ile meyhaneye de gidilebilir, camiye de... Aletlerin zat olarak haramiyeti yoktur.
Kur'ân-ı Kerîm'de içkinin haramlığı ile ilgili âyetlerde direk olarak içki adı verilmemiştir. Allah-ü Zü'l-Celâl, “hamr” kelimesi ile bütün bir kurumu toparlamıştır. Hamr, tahammür etmiş yani mayalaşmış ve sekr veren şey demektir. Ekmek mayalanır ama sekr yani sarhoşluk vermez. O yüzden haram değildir. Demek ki, haram olması için şu iki şart bir araya gelmelidir: sarhoşluk vermesi ve mayalanması. İçki söz konusu olduğunda damlası haramdır, Efendimiz şöyle buyurmuştur "Çoğu sekr veren maddenin azı da haramdır." Biz alkolün tıbben beyni ne kadar harab ettiğini daha bilmiyoruz. Ayrıca insan bedeni, aletlerinden ve bedeninden ibaret değildir. İnsan şuurdan ibarettir. İçki şuuru giderir. Şuur gitti mi insan olmaktan çıkarsın. Cinayetlerin ve trafik kazalarının kısmı küllisi sarhoşluktan olmuyor mu? Onun için Tahrim sûresinde gelen "Allah'ın sana helal kıldığını kendine haram kılamazsın" kaidesi Efendimiz hazretlerinin davranışı ve zat-ı şerifleri ile sınırlı değildir. Hepimiz için ebeden geçerli bir hükümdür. Allah'ın haram kılmadığı birşey, kıyas yolu ile bile haram kılınamaz. Umumî haramların yanında bir de şahsi haramlar vardır. Tipik misali şudur; bir kişinin safra kesesi hasta ise o kişiye yumurta yemek haramdır. Bir kişide gut rahatsızlığı varsa et ona haramdır.
Efendimiz bir gün mescidde otururken Hz. İbrahim’in hastalandığı haberi gelir. Efendimiz bu haberi duyduğunda sarsılır, yanında bulunan Abdurrahman ibni Afv hazretlerinin elini tutar ve “beraber gidelim” der. Süt annenin evine giderler, Mariye validemiz ile Sirin de gelirler, çocuklarının hastalığının ağırlığına çok üzülürler. Hz. İbrahim Efendimiz’in kucağında teslim-i ruh etmiştir. İbrahim alayhisselam vefat ettiği zaman, Efendimiz aleyhissalatu vesselam oğullarını defnetmenin verdiği üzüntü ile hüzünlenip mübârek gözlerinden yaş dökmüştür. Ashâb-ı Kiram, Efendimiz'in bu hüznüne itiraz ederek "Hani ölünün arkasından ağlanmazdı" demişlerdir. Efendimiz'in bu itirazı yapanlara verdiği cevap çok önemlidir: "Ben babayım, elbette yavrum gitti diye hüzünlenirim, ben size yaka bağır yırtmayı, bağırıp çağırmayı, niye benim yavrumu aldın diye Allah'a kafa tutmayı yasakladım, beşer olarak baba olarak bu hal normaldir." Hz. İbrahim'in dünyayı teşfirleri 630 yılının mart sonları, nisan başlarıdır. Efendimiz'den önce, 632 yılının Ocak ayının sonlarında ahirete göçmüşlerdir. Efendimiz aynı senenin 8 Haziran'ında ahirete doğmuştur.
Hz. İbrahim’in gaslini Hz. Abbas’ın oğlu Fadıl bin Abbas yapmıştır. Hz. Abbas ve Efendimiz gasli seyretmişlerdir, Efendimiz gasle girememiştir. Cenaze süt anne Havle hatunun evinde bir sedire konmuş, Efendimiz orada cenaze namazını kıldırmış ve dua etmiştir. Hz. İbrahim’i kabre Hz. Fadıl bin Abbas ile Hz. Usame bin Zeyd indirmiştir. Efendimiz Hz. İbrahim’in kabrine kabir nişanesi koymuştur, taş dikmek haram diyenlerin ağızlarına biber sürmek lazım.
Efendimiz'in Hz. İbrahim'in kabri başında, kendisine hitaben söylediği sözler bugünkü telkin kurumunu oluşturmuştur. Efendimiz, "kul ya veledi" yani "ey oğlum de ki" diyerek Hz. İbrahim'e şunları söylemiştir: "Oğlum, de ki Rabbim Allah'tır, peygamberim babamdır, kardeşlerim müslümanlardır, kıblem Kâbe'dir, kitabım Kur'ân'dır." Efendimiz kabirdeki ilk suâllerimizin ne olacağını da bizlere böylece anlatmıştır.
Hz. Mâriye, evlat acısı yaşamış bir validemizdir. Validemiz, Efendimiz'in irtihalinden sonra çok uzun yaşamamıştır. Hz. Ebûbekir devrini idrak edip, Hz. Ömer'in hilafeti zamanında Medîne'de ahirete göçmüştür. Cenaze namazını Hz. Ömer Efendimiz kıldırmıştır. Mariye validemizin mübârek kabirleri, diğer validelerimiz ile birlikte Cennetü'l Bakî'de, Ezvâc-ı Mutahhara validelerimizin arasındadır. Elhamdülillah, müteaddid kereler ziyaretiyle müşerref olduk, Allah o annemizin de şefaatine nail buyursun.
Bizim neslimiz kolay kolay babalarımızdan birşey istemezdi. Hep annelerden isterdi, annemiz babamıza söylerdi. Dolayısı ile Resûlullah Efendimiz hazretleri, kendisine bir de yavru vermiş olan Mariye validemiz hazretlerine riayetkar davranır, çünkü öyle bir vasiyeti vardır. Onun için Mariye validemize okumak, onun rızasını kazanmaya çalışmak Efendimiz'e yakınlığa sebeptir ki O’nun hoşnutluğunu kazanmak Allahu Tealâ’nın hoşnutluğunu kazanmak demektir.
Her velinin keşfü kerameti bağlı olduğu peygambere aittir. Efendimiz'e bağlı olan kişilerin keşfü kerameti olur da, vasıta olan Nebi-i Zişan'ın olmaz mı? İstambul’un fethini haber vermesi böyledir. Efendimiz hazretleri Mısır'ın fethini de müjdelemiştir. Ancak orada başka bir incelik daha vardır, Efendimiz Mariye validemiz dolayısı ile Mısırlılar'ı kendisine hısım kabul etmiştir. Efendimiz "ben Mısır'ın eniştesiyim, fethettiğiniz zaman ahaliye güzel davranın" buyurmuştur. Resûlullah Efendimiz'in rahmetine bakar mısınız? Bir kişiden dolayı bütün Mısır ahalisine güzel davranılmasını tavsiye buyuruyor.
Efendimiz'in zevceleri Arap'dır, İbranî'dir, Kıptî'dir. Mariye validemizin Rum veya İranî olma ihtimali de vardır. Ancak İranlılar için Selman bin Farisî efendimiz var, Rumlar için Süheyl bin Rumî efendimiz var...
Buradan çıkartmamız gereken ders şudur, bize düşmanlık etmedikleri sürece, kimseye düşmanlık edemeyiz. Bu dinimizin emridir. Bir adam sırf Ermeni, Yahudi veya Rum diye bizden eziyet görmemiştir. Ancak ihanet etmişse bunun karşılığını görür. Efendimiz'in bütün gazveleri böyledir.
Efendimiz'in yaptıkları, ileride sadece müslümanlara değil, bütün insanlara örnek olması açısından çok önemlidir. Bu yüzden Efendimiz'in yaptıklarını zatı ile sınırlı görmemeliyiz. Âyet kavramının lügat manası, aksi hiçbir şekilde ispat edilemeyecek gerçek demektir. Kur'ân-ı Kerîm cümleleri böyledir ancak Allah'ın âyetleri Ayât-ı Kur'âniyye'den ibaret değildir. Ayât-ı Kevniye de vardır, belgesel programlarının hepsi Ayât-ı Kevniye’den birer cümledirler. Efendimiz'in her fiili bir âyettir. Efendimiz, Allah'ın emrine, rızasına muhalif bir hal işleyebilir mi?
Hz. Ayşe validemizin fevkalade bir formülle söylediği bir söz vardır. Tabiinden bazı zevât annemize gelirler ve kendilerine Resûlullah'ı anlatmasını rica ederler. Validemiz buna karşılık Efendimiz’i anlatmaz ve şu cevabı verir: "Siz Kur'ân okumuyor musunuz, Resûlullah onun canlısıydı". Bu şahane bir belagat ifadesidir ve Efendimiz'in hayatının bizim için âyet olduğunu göstermektedir.
Hz. Ayşe validemiz yalnızca Efendimiz'in zevcesi ve mü'minlerin annesi değildir, Asr-ı Saâdet’te içtihad etmeye yetkili yedi İslâm aliminden bir tanesidir. Hz. Ayşe validemizin peygamber hanımı olarak söylediği başkadır, alim sıfatı ile söylediği başkadır.
Efendimiz hazretlerinin her fiili, sadece bizim için değil, aklı başında her insan için -kafiri, putperesti de dahil- örnek alınacak davranıştır. Kafiri, putperesti Resûlullah'ın hayatını örnek alıp O'nun gibi yaşamaya çalışırsa en azından dünyası mamur olur. Prusya prensi, Alman birliğini sağlayan adamlardan koca Bismarc "Senin zamanında yaşamadığıma esef ediyorum" demiştir Efendimiz için ancak iman başka birşeydir. Allah üzerimizden hidayetini eksik etmesin, hidayet ancak O'nun elindedir. Bu bize bir ikramiyedir, piyangodur, kıymetini bilelim.
Hz. Mâriye validemizin gelmesinden sonra Efendimiz hazretlerini sevindiren bir hal daha olmuştur. Sevgili yavrusu Zeyneb binti Resûlullah validemizin müslüman olmadığı için boşanmak mecburiyetinde kaldığı Ebu'l As müslüman olmuş ve Hz. Zeyneb ile tekrar evlenmiştir. Hz. Zeyneb ve zevci arasında çok ciddi bir muhabbet vardır. Hz. Zeyneb validemiz Efendimiz'in hayat-ı saadetlerinde ahirete göçmüştür.