
Efendimiz Hazretleri’nin, Hz. Zeyneb validemizden sonra nikahlandığı validemiz, Reyhâne binti Şem'un hazretleridir. Allah şefaatine nail etsin, bu validemiz, Veda haccından kısa bir süre sonra, yani Efendimiz'den önce göçmüştür.
Reyhâne validemiz, validelerimiz arasında en az bilinenidir. Bunun bir nedeni de, cariye miydi, hanım mıydı diye tartışma olmasıdır. Mensub olduğu kabile bile tarihi beyan açısından tartışma konusu olmuştur, kimi Benî Kureyzâ'dan demiştir, kimi Benî Nadir'den demiştir.
Yahudilik ırkî bir dindir, Arap'dan, Acem'den veya Türk'den Yahudi olmaz. Validemiz İbranî’dir ve esas itibari ile Yahudi'dir. Validemiz'in Benî Nadir'den olduğunu söyleyenler yanında, Hendek savaşından sonra Medîne dışında bulunan ve bir kaleye sığınıp kendilerini müdafaa etmek isteyen Benî Kureyzâ'dan olduğunu söyleyenler de vardır. Efendimiz, Hendek'ten sonra bu kaleye sığınan ve devamlı huzursuzluk çıkaran Benî Kureyzâ yahudilerinin üzerine yürümüştür.
Validemiz'in ismi Reyhâne binti Zeyd diye de geçmektedir, babası hadîs kitaplarında geçen önemli sahabelerden olan Ebû Reyhâne Şem'un bin Zeyd el-Ezdî'dir. Bu isimdeki “Şem'un” kısmını atlayıp validemize Reyhâne binti Zeyd diyen de olmuştur.
Efendimiz Hazretleri’nin iki cariyesi olduğunu, cariyelerinden birisinin de Reyhâne validemiz olduğunu söyleyen kaynaklar vardır ancak iki cariyeden diğerinin adı söylenmemiştir. Bu rivayeti aktaran bir iki kaynak vardır ancak diğer onlarca kaynak Reyhâne validemizin cariye olmadığını yazarlar. Mariye validemizin de ilk hukuki statüsü cariyedir. Efendimiz'in iki cariyesi olduğunu yazan kaynaklar belki bu iki isme işaret etmiş olabilirler. Ancak Efendimiz validelerimizi cariye olarak kullanmamıştır.
Efendimiz Benî Kureyzâ'nın sorun olacağını düşünerek Hendek gazvesi biter bitmez bu kabilenin üzerine gitmiştir. Kale muhasara edilmiş, bunun üzerine çıkan harpte sulhe yanaşmayan, savaşabilecek yaştaki tüm erkekler kılıçtan geçirilmiştir. Kadınlar ve çocuklar ise esir alınmıştır. Bu savaşta, o sırada Reyhâne validemizin evli olduğu Abdülhakem adında bir zat da öldürülmüştür. Reyhâne validemiz de esirler arasındadır.
Peygamber Efendimiz'in ganimet hissesinin özel bir adı vardır, buna “sâfi” denir. Reyhâne hazretleri sâfi olmuştur, yani Efendimiz'in hissesine düşmüştür. Selma binti Kays Ümmü Münzir hazretleri, Efendimiz hazretlerinin yakınlarındandır. Efendimiz, Reyhâne validemizi Ümmü Münzir'in evine gönderir. Reyhâne validemiz o evde bir ay kadar kalmıştır. Efendimiz, bu süreden sonra, o sırada halen Yahudi olan Reyhâne validemiz ile görüşmeye gider. Reyhâne validemiz çok hayalı bir hanımdır. Efendimiz geldiğinde, kocasının ve babasının Efendimiz'i öldürmek istemelerinden dolayı huzuruna çıkamayacağını düşünerek bunu Ümmü Münzir'e söyler ve huzura çıkmaz. Efendimiz onun bu hayasından çok memnun ve mütehassıs olur, yanına çağırır ve kendisini serbest bıraktığını, dilerse kendi dininde kalabileceğini, dilerse müslüman olabileceğini söyler. Validemiz kendi dininde kalmak istediğini söyleyince Efendimiz "dinde zorlama yoktur, senin dinin bana, benim dinim bana" düsturu ile birşey demez. Efendimiz'in bu sırada "müslüman olursan seninle evlenirim" dediği rivayet edilmektedir. Bazı rivayetlerde bu sözün farklı bir zamanda söylendiği de geçmektedir.
Ashâb-ı Kiram'dan Salebe bin Saye hazretleri eski ticari münasebetlerden dolayı Reyhâne validemizi daha önceden tanımaktadır. Bu hazret, Ümmü Münzir'in evinde validemizle görüşür ve İslâm'ın ana prensiplerini kendisine anlatır. Bu sohbetler sonrasında Hz. Reyhâne'nin kalbi İslâm'a ciddi şekilde ısınır. Efendimiz daha sonra validemizi tekrar ziyaret eder ve "Sen Allahu Tealâ'nın ve O’nun Resûl'unun yolunu tutmak istemez misin, o yola dahil olmak istemez misin, doğrusu ben senin için böyle münasip olduğunu biliyorum" der. Bunun üzerine validemiz müslüman olmuş ve Efendimiz kendilerini azad etmişlerdir.
Burada iki rivayet vardır, mehir olarak azad edildiği de söylenmektedir, 12 ukiyye gümüş verildiği de söylenmektedir. Gümüşün hediye olarak verildiği de kaynaklarda geçer. Bunlar çok önemli olmayan detaylardır.
Efendimiz ile Reyhâne validemizin evlilikleri Zilhicce ayında olmuştur. Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde "Benim zevcelerimle evlenmem ve kızlarımı da evlendirmem, hepsi Cebrâil'in Allahu Tealâ'dan getirdiği izin ile olmuştur" buyurmuştur. Her bir hadîs bize bir âyetin fiili tatbikatını gösterir. Âyete muhalif hadîs yoktur. Bu hadîs-i şerifin doğruluğu Zeyneb binti Cahş validemizle ilgili nazil olmuş âyetlerden bellidir. hadîs-i şeriflerin doğrulu insanın kalbine gelir, kafasına, ilmine gelmez.
Bazı kaynaklarda, Reyhâne validemizin Efendimiz'i diğer hanımlarından çok kıskandığı, Efendimiz'in validemizi bu nedenle talak-ı rici yaptığı yani dönülebilir talak ile boşadığı, validemizin buna çok üzülmesi nedeni ile tekrar nikahına aldığı yazılıdır. Bu rivayet kalbime çok uygun gelmiyor. Delilin var mı derseniz yok ancak Zeyneb validemizle birçok sıkıntı çeken Efendimiz'in olup olacağı iki buçuk üç sene süren evliliklerinde bu kıskançlığa sabrettiğini düşünüyorum ki başka güvenilir kaynaklarda validemizin sakin, yumuşak huylu bir hanım olduğu yazılıdır. Reyhâne validemiz, Efendimiz Hazretleri’nin dininde serbest kalmasına müsaade ettiği, sonra kendi arzusu isteği ile İslâm ile müşerref olduktan sonra nikahlandığı, Efendimiz'in azad ettiği bir validemizdir, bu nedenle ben bu talak meselesine inanmıyorum.
Çok zayıf olan diğer bir rivayette validemizin hep cariye olarak kaldığı yazılmıştır. Efendimiz'in hayatının safhalarına baktığımız zaman, değil kendi zevceleri, herhangi bir hanımın bile cariye olarak kalmasına razı olmadığını görürüz. Bu nedenle bu rivayet asılsızdır.
Validemiz, Efendimiz veda haccından döndükten çok kısa bir süre sonra vefat etmiştir ve Bakî kabristanına defnedilmiştir. Validelerimiz arasında Reyhâne validemizi de saymamız gerekir ve validemizle birlikte toplamda onüç validemiz olmuş olur. Onüç validemiz arasında Hatice validemiz hem ilk evlendiği hanımı olarak, hem de ilk göçen validemiz olarak en kıdemlidir. Zeyneb validemiz ve Reyhâne validemiz de Efendimiz'in hayatlarında vefat etmişlerdir, Efendimiz hiç bir zaman on iki, on üç hanımla birlikte yaşamamıştır.
Eski toplumumuzda konak hayatı vardı, bırakın zevceleri evdeki hizmetlileri bile idare etmek bir meseleydi. Saray entrikaları denilen şey konaklar da yok muydu? Resûlullah Efendimiz'in hanelerinde böyle entrikalar elbette olmazdı ama hasbel beşeriye olan olabilir, olması da tabiidir, bu tabiata karşı doğru davranabilmek de ancak peygamber sabrı ile olur. Çok evlilik emir değil ruhsattır. Efendimiz'in hayatını bilmeden konuşanlara cevap verme durumunda olanlar, cehaletlerinden dolayı cevap veremiyorlar. Böyle müslümanlığa bizim karnımız tok.
Efendimiz Hazretleri’nin, Ümmü Seleme, Cevriye, Zeyneb ve Reyhâne validelerimizle evlenme tarihleri birbirine çok yakındır. Bugünkü tarihe göre 626 Mart'ında Ümmü Seleme validemizle, 627 Ocak ayında Cevriye validemizle, aynı yılın Nisan'ında Zeyneb validemizle, Mayıs'ta ise Reyhâne validemizle evlenmişlerdir. Daha sonra 628 yılının ortalarına kadar Efendimiz'in başka bir evliliği olmamıştır.
Efendimiz, Zeyneb binti Cahş validemizle 627 yılının Nisan'ında evlenmiştir. Aynı yılın eylülünden itibaren validemizin ilk zevci ve Efendimiz'in evlatlığı olan Zeyd bin Harise'nin seriyyeleri başlamıştır. Cem'um Seriyyesi, İys Seriyyesi, Vadil Kurra Seriyyesi, Medyen Seriyyesi, II. Vadil Kurra Seriyyesi... Hepsi Zeyd bin Harise kumandasında yapılmıştır. Hicretin altıncı senesi seriyyeler ve gazveler açısından çok hareketli geçmiştir. Ebû Ubeyde bin Cerrah hazretlerinin, Muhammed bin Mesleme'nin, Abdurrahman ibni Avf'ın seriyyeleri ve Hz. Ali'nin Fedek seriyyesi bu yılda olmuştur. Efendimiz'e kalan hurmalık Hz. Ali'nin bu seriyyesinden kalmadır. Medîne'de kuraklık yaşanması ve Efendimiz'in yağmur duası yapması da bu yılda olmuştur.
Efendimiz’in güneş tutulması üzerine küsuf namazı kılması da bu dönemdedir. Daha sonra Mariye validemizden doğacak olan İbrahim bin Resûlullah hazretleri vefat ettiği zaman da güneş tutulunca, güneşin tutulmasını bu hadiseye bağlayanlara Efendimiz'in verdiği cevap müslümanlığın yerden bir karış yukarıda değil, ayakları yere sağlam basarak yaşanması gerektiğini bize öğretmektedir. Güneş tutulması, ilmin dine, dinin de ilme muhalif olmadığını gösteren olaylardandır. Efendimiz, bu nevi tabii hadiselerin bir başka tabii hadise ile bağdaştırılmaması gerektiğini, ne güneş tutulmasının oğlunun ölümü ile ne de oğlunun ölümünün güneş tutulması ile ilgili olduğunu söylemiştir.
Güneş tutulmasının ve ay tutulmasının insanlar üzerinde bir tesiri vardır. Namaz vakitlerinin güneşin bizim üzerimizdeki açısı ile ilgili olduğunu gördüğümüz halde bunu idrak etmiyoruz. Sabah namazı güneş doğmadan önce kılınır, öğle namazı güneş tam ortadayken değil devrilmeye başladığında kılınır, ikindi namazı tam çaprazdayken, akşam namazı güneş ufka indiğinde, yatsı namazı da ufuk yeri kararınca kılınır. Orucun da günlük müddeti güneşle alakalıdır, yıllık müddeti ay ile alakalıdır. Yani gök cisimlerinin insan üzerinde tesiri vardır, bunun da ibadet vakitleri ile bağlantısı vardır. Gök cisimlerinin insan üzerindeki menfi tesirlerini gidermek için ibadet etmek lazımdır. Küsuf ve Hüsuf namazları emrî sünnet namazlardır. Güneş tutulduğunda hiç olmazsa iki rekat kılınmalıdır. Bu namazlar vakitli sünnetlerdir.
Hicretin altıncı yılında olan bir diğer hadise de yapılan Umre seferidir. Bu seferle artık Mekkeliler'e gözdağı verilmeye başlanmıştır. Resûlullah Efendimiz hazretleri, annesi Amine binti Vehb'in Ebva'daki kabrini ziyaret etmiştir. Ebva Mekke-Medîne arasında yol üstünde değildir, ayrıca gidilmesi gereken bir yerdir. Efendimiz Valide-i Muhteremeleri’nin kabrini ziyaret etmiştir. Halâ kabir ziyareti yok diyen Vehhabî kafalıların kulakları çınlasın.
Biat kurumunun başladığı zamanlar da bu zamanlardır. Hudeybiye'ye, Kureyş'e elçi olarak gönderilen Hz. Osman Mekke'de alıkonmuştur. Burada önemli bir nokta vardır; hicret sırasında Hz. Ali, Resûlullah Efendimiz hazretlerinin yatağına yatıp gelen kafir öldürürse beni öldürsün demesi elbette büyüklüktür, Hz. Osman'ın tek başına Mekke'ye gidip Resûlullah'a elçilik yapması ve ölümle tehdit edilmesi de fedakarlık değil midir? Buna rağmen Hz. Osman'a nasıl laf söylerler, ben Osman'a laf söyletmem, laf söyleyenlere söverim! İbni Arabi hazretleri buyuruyor ki; "Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali sıralaması fazilet sıralaması değildir, ecel sıralamasıdır. Hepsi fazilette birdir, Ebûbekir Ömer'den önce göçecekti, onun için halife oldu, Ömer Osman'dan önce göçecekti, onun için halife oldu, Osman Ali'den önce göçecekti, onun için halife oldu." Her biri kendinen evvelkine ve evvelkilere biat etmiştir. Hz. Ali'nin biat ettiğine sen nasıl biat etmezsin?