
Efendimiz Medîne'ye teşrif ettikleri zaman Medîne'de ciddi bir yahudi nüfusu vardı. O zamanlar şehrin adı Yesrib idi. Medîne'nin eski ismini söylemek Efendimiz tarafından yasaklanmıştır. Medîne ismini de kısa olarak söylüyoruz, Medîne şehir demektir, uygun olan sadece Medîne demek yerine Medînetü'n Nebi, Medînetü'l Münevvere, Medîne-i Tâhire şeklinde söylemektir.
Medîne’deki yahudi toplumunu Benî Nadîr, Benî Kureyzâ kabileleri ve Evs-Hazvec kabilelerinin kolları oluşturuyordu. Ancak bu topluluk müslümanlara özel bir düşmanlık göstermiyorlardı hatta aralarında müslüman olanlar vardı. Medîne’deki putperest sayısı Mekke'ye göre çok azdı.
O zamanki yahudi toplumu bir peygamber geleceğini biliyorlar ve bekliyorlardı. Ama kendi burnu büyüklükleri nedeniyle -bu o zamanki yahudilere ait bir şey değildir, yahudilere ait bir şeydir, kendileri Allah'ın akrabası olurlar, sair bütün insanlar ha sürüngen, ha insan, ha hayvan farketmez- yeni bir peygamberin de kendi içlerinden çıkacağını düşünüyorlardı. Abdullah'ın Yetimi'nin, Muhammed Aleyhüsselâtu Vesselâm'ın peygamber oluşunu kabul edemiyorlardı.
Efendimiz malûm Hicret'te 8 Rebiülevvel pazartesi kuşluk vakti Kuba'ya geldi, daha önce hicret etmiş olanlarla birlikte Medîneliler de Kuba'ya gelmişlerdi. Hz. Safiyye daha sonra anlatıyor: "Beni amcam Ebu Ya'ser çok severdi, ben onun gözbebeğiydim, biz evde otururlarken babam ve amcam Kuba'dan döndüler, babam çok perişan halde gözüküyordu. Amcamla konuşurlarken duydum, babam "Sence O mu?" diye sordu, amcam "Evet, O peygamber" dedi. Bunun üzerine babam "Bizden başka peygamber tanımam, ben O'na ömrüm boyunca düşman olacağım" dedi." Efendimiz daha Medîne'ye ayak basmadan Benî Nadir reisi olan Hüyey bin Ahtab düşmanlığını kendi içinde ve ağabeyine ilan etmişti.
Medîne Senedi çok önemlidir, bu senet ile gayrimüslim bir toplumla müslüman bir toplumun bir arada nasıl yaşaması gerektiği ortaya konmuştur. Bu anlaşma 42-43 maddedir ancak her bir kabile için aynı maddeler tekrar edildiği için aslında madde sayısına 26-27 denilebilir. Resûlullah Efendimiz'in bu senette imzası vardır.
Allah-ü Zü'l-Celâl, Bakara sûresinin sonunda anlaşmalarınızı yazın, yazma bilinmiyorsa adil bir katibe yazdırın buyuruyor. Bu bir emirdir. “Benim sözüm senettir, yazmaya gerek yok” demek bu emre muhalefettir. Kendi ırklarından başka insan kabul etmeyen Yahudiler, aynen Hudeybiye'de müşriklerin yaptığı gibi, bu senette yazılı mükellefiyetlerini yerine getirmemişlerdir.
Yahudiler kendi aralarında sözlerinde dururlar, kendi aralarında faiz almazlar ama bunlara sadece kendi aralarında dikkat ederler. Mesela yahudi tarihi ile ilgili filmleri Türkçe'ye tercüme edilirken görüyoruz, on emirde Allahu Teâla Hz. Musa'ya "insan öldürmeyeceksin" diyor. Bu yanlış bir tercümedir, mevcut Tevrat'da insan öldürmeyeceksin yazmaz, "yahudi öldürmeyeceksin" yazar. Bu yüzden yahudiler kendilerinden gayrısına verdikleri sözün tutulması gerekmediği inancında oldukları için arkadan iş çevirmeye başlamışlardır.
Bu iş çevirenlerin başında Benî Nadir kabilesi reisi Huyey bin Ahtab vardır. Bu kabile Medîne'den çıkıp Hayber'e yerleşmiş daha sonra Mekkeli müşriklerle Benî Kureyzâ yahudilerini müslümanlar aleyhine kışkırtmaya devam etmiştir. Benî Kureyzâ, Benî Nadir'in kışkırtmalarına uyup ihanet edince muharebe olmuş, Benî Kureyzâ yahudileri cezalandırılmış ve Huyey bin Ahtab da öldürülmüştür. Benî Nadir kabilesinin reisi olan Huyey bin Ahtab'ın Safiye isminde bir kızı vardır. Huyey'in hanımı ise önemli bir asilzade olan Berre binti Semev'dir.
Hz. Safiye'nin yaklaşık olarak 610 yılında doğduğu rivayet edilmektedir. Validemiz ilk evliliğini Benî Nadir'in ileri gelenlerinden Sellam bin Mişkem ile yapmıştır ancak bu evlilik yürümemiştir. Daha sonra validemiz bir kumandan olan Kinane bin Rebi ile ikinci evliliklerini yapmıştır.
Hz. Ali'nin kahramanlığının belirgin olduğu Hayber seferinde Nizar, Natat ve Ketibe kaleleri birer birer düşmüş, Kinane bin Rebi öldürülmüş, hanımı Hz. Safiye, hem bir kabile reisinin kızı, hem de bir kumandan hanımı olarak Ketibe kalesinde esir düşmüş ve cariye olmuştur. Esirlerin taksimi sırasında Safiye validemiz Ashâb-ı Kiram'dan Dıhyetü’l-Kelbî'nin hissesine düşmüştür. Ashâb-ı Kiram bu paylaşımdan sonra Safiye validemizin kabile reisi kızı ve kumandan hanımı olduğunu farkederek, bu kadar önemli bir kişinin Efendimiz Hazretleri’nin hissesine düşmesi gerektiğini söylemişlerdir. Hatta Ashâb'ın bazıları Hz. Dıhyetü’l-Kelbî'ye bunun için mangır vermek istemiş ancak Hz. Dıhye bunu kabul etmeyerek Safiye validemizi Efendimiz'in hissesine vermiştir.
Daha sonra Efendimiz Hz. Bilâl'i göndererek Safiye validemizi almasını emir buyurur. Hz. Bilâl ne yazık ki toplumumuz tarafından yalnızca Resûlullah Efendimiz'in müezzini olarak anılır. Hz. Bilâl pek çok vazifeye sahip bir zât-ı şeriftir. Beytü'l Mâl'in hesabını o tutmuştur, Resûlullah Efendimiz'in özel ödemelerini yapmıştır, kadın esirelerin muhafazası ona ait, ayrıca Hucurât-ı Nebeviyye'ye izinsiz girmeye memurdur. Su getirmeye, erzak taşımaya sadece o yetkilidir.
Hz. Bilâl, o sırada amcakızı ile birlikte olan Hz. Safiye'yi ve amcasının kızını alır ve Efendimiz'e getirirken savaşta ölen yahudilerin arasından geçirir. Hz. Safiye'nin amcakızı ölülerini görünce korkar, üzülür ve panikleyerek bir çığlık atar. Resûlullah Efendimiz bu olay üzerine Hz. Bilâl'e "İki tane kadını bu ölüler arasında geçirmeye insafın nasıl müsaade etti" diye kızmışlardır. Esir ama kendi ölülerinin içinden geçirilmesine Efendimiz'in gönlü razı değil...
Ganimet ve esir paylaşım işleri henüz Hayber'den dönülmeden yapılmıştır. Resûlullah Efendimiz, Safiye Validemiz’e İslâm’ı kabul etmesi halinde kendisi ile evleneceğini, böylece babasının ve kocasının sosyal statüsünden daha büyük bir sosyal statü kazanacağını, bu teklifi kabul etmese bile kendisini fidyeyi necat almadan serbest bırakabileceğini ve ailesinin yanına gönderebileceğini söyler. Efendimiz'in yaşı o sırada elliyedidir. Utanmadan hala çok evlendi diyenler bunları iyi öğrenmelidirler. Safiye validemiz bu teklife karşı şöyle demiştir: "Ya Resûlullah, ben evvela babamın, sonra kocamın şerrinden sizin davetinize icabet edecek olduğumu beyan edemedim, ben zaten sizin peygamber olduğunuza inanıyorum." Yani validemiz evvelden müslümandır. Efendimiz, validemizin bu sözü üzerine kendisini azad ettiğini, onu nikahlayacağını, mehir olarak da azad bedelini verdiğini söyler ve bunu kabul ediyor musun diye sorar. Validemiz bu teklifi kabul eder.
Sırası gelmişken Efendimiz’in ne kadar ince biri olduğunu anlatan diğer bir örnek paylaşalım: Resûlullah Efendimiz Hayber'den ayrılacağı zaman ashabdan devesini getirmelerini ister. Hz. Safiye validemiz de o sırada yanındadır. Efendimiz validemizin deveye binebilmesi için dizini kırar ve validemize "bas dizime, deveye öyle bin" der. Daha sonra kendilesi de deveye biner ve abasını validemiz ile kendisinin üzerini örtecek şekilde örter. Efendimiz böyle bir ince zâttır.
Hayber ile Medîne arası ciddi bir mesafedir. Hayber'den altı mil kadar uzaklıkta Taber denen bir mola yeri vardır, Efendimiz orada mola verelim diye emir verince Hz. Safiye "olmaz ya Resûlullah, burada molalamayalım" demiştir. Efendimiz validemize neden hayır dediğini sormaz, peki dedi ve yola devam ederler.
Yolda giderlerken yorgunluktan bazen validemizin içi geçmiş ve başı düşmüştür. Deve üzerinde düşmemek için sürekli dik durmak gerekir, bir anlık dalgınlıkla deveden düşülebilir. Efendimiz validemizin bu durumunu hissetmiş ve sürekli onu eli ile tutmuş, aynı zamanda uyanık kalması için devamlı onunla konuşmuştur. Bu da Efendimiz'in inceliğine bir başka örnektir.
Efendimiz ile validemizin nikahları Medîne yolu üzerinde bir başka konak yeri olan Sahba'da kıyılmıştır. Nikahta ikram vermek Emr-i Peygamberî’dir. Ülkemizde en azından bir nikah şekeri veriliyor, hiç değilse bu yapılmalıdır. Efendimiz, Hz. Ali'yi Hz. Fâtıma ile evlendirirken ikram edilecek birşey olmayınca Hz. Ali'ye iki kalkanından birini sattırmıştır. Hz. Ali gibi bir cengaver zata muharebe aleti olan kalkanlarından birini sattırıp şerbetti, hurmaydı ikram ettirmiştir. Onun için mutlaka ikram yapılmalıdır. Efendimiz, nikahlarının ertesi günü aynı konak yerinde sefer için getirilen erzakın kalanı ile düğün yemeği yaptırmıştır. Ancak elde çok fazla bir şey yoktur, biraz hurma, biraz yağ, biraz da buğday vardır. Bu olanlarla ilgili Sahihi Buharî'nin nikah, megazi, cihad, salat bahislerine bakılabilir.
Efendimiz Enes bin Mâlik'in annesi Ümmü Süleym'e validemizi düğün için hazırlamalarını emir buyurmuştur. Bunu söylerken de yine bir incelik göstermiş ve validenizi veya zevcemi dememiş "Yol arkadaşınızı hazırlayın" demiştir. Ümmü Süleym validemizi hazırlamış, saçlarına kokular sürmüş, taramış, hanımlardan ödünç olarak takılar toplamıştır. Düğünlerde gelinin ve güveyin süslenmesi ve yiyecek içecek ikram edilmesi fiili bir sünnettir.
Hz. Safiye validemiz çok güzel yemek yapardı. Düğün yemeğini de bizzat kendisi hazırlamıştır. Hurma ve yağ ile hays yemeği yapmıştır. Keş peyniri ile yaş hurmayı da çerez olarak hazırlamıştır. Hatta Ümmü Süleym Efendimiz'in kendilerine Hz. Safiye'yi çalıştırdıkları için kızabileceğini söyleyince validemiz "Resûlullah'ın çalışmaya kızacağına inanmıyorum, o tembelliğe kızar" demiştir. Daha 1 günlük bile gelin değil ancak gönlü o kadar açılmış ki Efendimiz'i o kadar iyi tanımıştır. Yemekten sonra Efendimiz Validemiz'e neden ilk konak yerinde konaklamak istemediğini sorar. Validemiz mümkün mertebe yahudi bölgesinden uzaklaşmak istediğini, belki kenarda köşede birinin çıkıp Efendimiz'e zarar vermesinden korktuğunu, bu nedenle orada konaklamak istemediğini söyler.
Resûl-ü Ekrem Hayber'den aldığı payı zevcelerine dağıtmıştır. Hz. Safiye de bu paydan hissedar olmuştur. Günümüzde olması artık zor ancak bu örnek birden çok evlilik yapanların hanımlarına eşit muamele yapmalarını gösteren bir hadisedir. Bunlar müslüman erkekler için geçerlidir, nefsinin peşinde koşup müslümanlığın bir takım kurumlarını kendi nefsine alet edenlerden bahsetmiyoruz. Nefsimizin arzularına İslâm'ın yüce kurumlarını alet etme alçaklığı göstermemeliyiz. Mut'a nikahı da buna dahildir.
Efendimiz, Hayber'den dünüş yolundayken Safiye validemizin yüzünde bir morluk olduğunu farkeder ve bunun savaş sırasında olmuş olabileceğini düşünerek validemize nasıl olduğunu sorar. Validemiz şöyle cevap verir: "Hayır, muharebede olmadı, kuşatma sırasında bir rüya gördüm ve kocama anlattım, rüyamda Medîne taraflarından gelen Ay'ın doğup benim kucağıma düştüğünü gördüm."
Yahudiler'de de rüya tabiri vardır. Rüya tabirinden anlamak imanla ilgili değildir, bu bir ilimdir, ilim herkes tarafından elde edilebilir. İlmi ledün ile kisbî ilmi birbirine karıştırmamak lazımdır, ilmi ledün yalnızca iman sahiplerinde olur. Safiye validemiz şöyle devam eder: "Rüyamı kocama anlatınca "Sen Hicaz hükümdarı Muhammed'le evlenmek mi istiyorsun?" diyerek bana tokat attı, bu morluk ondandır." Bu rüya ile Hz. Safiye'nin Efendimiz’e zevce olacağı kendisine bildirilmiştir. Daha sonra Efendimiz validemizin morluğunu eli ile birkaç kez sıvazlamış ve validemizin yarası geçmiştir.
Sabahleyin namaza kalkan Efendimiz çadırın dışında yalın kılıç, sırtında oku, kalkanı ile Eba Eyyûb el-Ensarî Halid bin Velid'i görür. Efendimiz Hz. Halid'e neden bu şekilde bekledğini sorunca Hz. Halid şöyle cevap vermiştir: "Ya Resûlullah, kusura bakmayın, zevcenizdir ama daha dün müslüman oldu, babasını, kardeşini, kocasını biz öldürdük. Belki bir şey olur, ne olur ne olmaz diye bekledim." Efendimiz bu cevap üzerine mübarek iki elini Hz. Halid'in omuzuna koymuş ve şu duayı etmiştir: "Ya Rabbi, bu Halid kulun beni nasıl korumak için sabaha kadar bu şekilde uykusunu feda edip nöbet tuttuysa, Sen de onu her türlü kötü halden koruyuver."
Ordu Medîne'ye yaklaşırken bir ara Efendimiz'in devesi tökezler ve Efendimiz Safiye validemiz ile deveden düşerler. Ebu Talha o sırada yanlarındadır, hemen yanlarına koşar, Efendimiz "beni bırak, hanıma bak" der. Ebu Talha gerekli hürmet ve muhabbetle Safiye validemize yardım eder, o da bir şeyi olmadığını söyleyince Efendimiz validemizi tekrar terkisine alır ve böylece Medîne'ye girerler.
Hayber'in fethi ve Efendimiz'in evlendikleri haberleri seferdekilerden önce Medîne'ye ulaşmıştır. Hz. Ayşe validemiz, Efendimiz'in evlendiğini duyunca buna sinirlenmiş ve "Vallahi o yahudiyi evime sokmam" demiştir. Bu söz kulağına gidince Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Nefsimi yed-i kudretinde tutan Rabbime yemin ederim ki, Safiye samimi müslümandır." Safiye validemizin imanına Resûlullah kefildir.
Hz. Sevde validemiz Mekke'den gelmiş, yaşlı ve kıdemli zevce olması dolayısı ile daima diğer zevcelerin arasını dengelemeye çalışmıştır ancak yine de kamplaşmaya mani olamamıştır. Hz. Ayşe validemiz bu evliliğe baştan muhalefet etmesine rağmen Hz. Safiye, Hz. Ayşe'nin tarafında yer almıştır.
Safiye Validemiz Efendimiz’in çok itina gösterdiği, çok akıllı, zeki, ibadete çok düşkün, yumuşak huylu ve çok hayırsever biridir. Cömertliği ve hayırseverliği öyle bir noktadadır ki, sağlığında hücresini sadaka olarak vermiştir. Efendimiz'in kendisine hediye ettiği takıların çoğunu Hz. Fatıma'ya, bir kısmını da Hz.Hüseyin'in kızı Hz. Ümame'ye hediye etmiştir. Validemiz, Efendimiz'in göçmesine kadar, dört seneye yakın Efendimiz ile birlikte yaşamıştır. Buna rağmen Hz. Ayşe'ye nazaran çok az, on civarında hadîs rivayet etmiştir. Bu hadîs-i şeriflerin bir kısmı amel ve itikat ile direk alakalıdır.
Malum, Hacc’da veda tavafı çok önemlidir. Eğer bir kadın Arafat'dan döndükten sonra yumurtlama dönemine girerse veda tavafı sakıt olur kaidesinin vüruduna sebep Hz. Safiye validemizdir. Suizanna sebep olacak her türlü ahvalden kaçınma ile ilgili hadîs-i şerîfin de vüruduna sebep Hz. Safiye validemizdir. Bu konuda çok tipik bir misal vardır, bir misafirlikte abdestli olmadan namaz gösterilebilir.
Arap milletinde çok olan kabile ve milliyet taassubu Hz. Safiye'ye karşı çok gösterilmiştir. Hz. Hafsa ile Hz. Ayşe, Efendimiz ile olan kabiledaşlık, soydaşlıktan dolayı "sen dışardansın, İbranîsin" kabilinden laflar söyleyince Hz. Safiye validemiz bu duruma üzülür. Efendimiz bu durum üzerine validemize "Ben peygamber zevcesiyim, Musa babam, amcam da Harun'dur. Siz niye benden yüksek oluyormuşsunuz? Yükseklik ancak Allah'ın emrine riayetledir deseydin” diyerek hem böyle konuşmanın doğru olmadığını göstermiş, hem de Safiye validemizi onore etmiştir.
Safiye validemiz Efendimiz'in haccına katılan validelerimizdendir. Bu yolculukta validemizin devesi hastalanır. O sırada diğer validelerimiz de Efendimiz'in yanındadırlar. Efendimiz, fazla devesi olan Zeyneb binti Cahş validemize develerinden birini Safiye validemize vermesini söyler. Efendimiz'in zevcesi olması yanında halazadesi de olmasının yakınlığı ile Zeyneb validemiz "Yahudiye mi verecekmişim" kabilinden cevap verince Efendimiz üç, üçbuçuk ay boyunca Zeyneb validemizin yanına uğramamıştır. Küsmemiştir ancak yanlışını bu şekilde beyan etmiştir.
Safiye validemizin ırkından dolayı uğratıldığı üzüntüler bu kadar değildir ancak söz konusu olan validelerimizdir, aralarına giremeyiz. Bize düşen bu hadiseleri ibret almamız açısından öğrenmektir.
Efendimiz hazretleri, rahatsızlığı artınca sürekli Hz. Ayşe validemizin hücresinde kalmak için diğer validelerimizin rızalarını almıştır. Böyle olunca, diğer validelerimiz Efendimiz’i görmek için Hz. Ayşe'nin hücresine gelmişlerdir. Yine böyle bir günde, validelerimizden birkaçı ve Efendimiz Hz. Ayşe'nin hücresinde iken, Safiye validemizin üzüntüden gözleri yaşarır ve belli belirsiz "keşke senin yerine ben hasta olsaydım" der. Diğer validelerimiz bu söz üzerine birbirlerine bakınca Efendimiz "Vallahi Safiye sözünde samimidir" buyurur.
Slogan bir söz olarak, Ashâb-ı Kiram hakkında konuşurken olduğu gibi, validelerimiz için de "Safiye radyallahu anha" gibi sözler söylenebiliyor. "Radyallahu anha" Allah ondan razı olsun demektir. Resûlullah Efendimiz hazretleri bile kendisi için dua etmemizi buyuruyor, elbette dua etmek çok önemlidir ancak günlük hayatımızda konuşurken "rahmetli peygamber efendimiz" diyor muyuz? Bunun gibi "Rahmetli Safiye validemiz" demek de hoş değildir, Ashab hakkında bu söylenebilir ancak validelerimiz için "Allah ondan razı olsun" diyeceğimize "Allah onun şefaatini bana ihsan etsin" diye dua etmek daha güzeldir. Resûlullah Efendimiz onlardan razıdır. Safiye validemizin imanına şahitim diyor Efendimiz. Efendimiz'in imanına şahit olduğu bir validemiz için "Allah ondan razı olsun" diye dua etmeye ben utanırım. Bu sloganları da doğru öğrenmemiz lazımdır. Allah bizleri onların şefaatine nail ediversin, Safiye validemizin şefaat ettiğine Efendimiz de şefaat eder.
Safiye validemiz hem çok merhametli, hem de çok cesur bir validemizdir. Bu iki meziyeti bir arada bulundurmak çok zor bir iştir. Asilerin Hz. Osman'a zarar vermeleri üzerine Safiye validemiz Hz. Osman’a yemek götürmüştür. Ne yazık ki o asiler validemize de terbiyesizlik yapmışlar ve eve sokmamışlardır. Ancak validemiz, cesur, merhametli ve beceriklidir. Fırın küreği gibi bir tahta bulup üzerine yiyecekleri koyarak onları pencereden Hz. Osman'a ulaştırmıştır.
Hz. Ömer döneminde, Hz. Safiye validemizin cariyesi, validemizin yahudilerle hala irtibatı olduğunu ve yahudiler gibi cumartesi gününe ayrı önem verdiğini iddia ederek bu durumu Hz. Ömer'e şikayet eder. Ancak daha sonra bu şikayetinden pişman olur, Hz. Ömer validemizin cariyesi olduğu için ceza vermez ama çok gazaplanır. Validemiz ise madem sen pişman oldun, ben de seni azad ettim demiştir. Hz. Safiye işte böyle yüksek bir hanımdır.
Hz. Safiye epey uzun yaşamıştır. Efendimiz hazretlerinin ahirete göçmesinden sonra otuzsekiz veya kırk sene kadar daha yaşamıştır. Medîne'de vefat etmiştir, kabr-i şerifi diğer annelerimiz ile beraber Cennetü'l Bakî'dedir. Allah şefaatlerine nail kılsın.
Mü'minlerin anneleri olan Ezvâc-ı Tâhirat arasındaki anlaşmazlıklar veya kıskançlıklara iki yönden bakabiliriz; terbiye ve fıkıh. Terbiye bakımından kimsenin söz söylemeye hakkı yoktur çünkü onlar mü’minlerin anneleridirler. Fıkıh bakımından ise bu olaylar, örnek alınması, ibret alınması ve misal edinilmesi açısından bilinmesi gereken şeylerdir. Hasbel beşeriye olanlar bize beşerlikten kurtulmanın mümkün olmadığını göstermektedir. Buradan şu sonuç da çıkar; Hz. Adem'den günümüze kadar gelmiş geçmiş her insan Efendimiz hazretlerinin şefaatine muhtaçtır. Allah-ü Zü'l-Celâl kendisine tevbe ile sığınılmasını ve tevbe edenleri sever. Tevbe etmek için bu hataların olması lazımdır, insanın mayası böyledir.
Resûlullah Efendimiz birgün dualarında "Ya Rabbi, sen bu kullarının kusuruna bakmayıver, bunlar acizdir, takatsizdir, nefislerine esir oluyorlar..." deyince Cebrâil Aleyhisselam gelir ve "Allah sana selam ediyor Ya Resûlullah, Benim Habibim neden hep kullarımın acizliğinden bahsediyor, neden asiliğinden, söz dinlemezliğinden, nankörlüğünden bahsetmiyor, diyor" der. Efendimiz şöyle mukabelede bulunur: "Kardeşim, Allah-ü Zü'l-Celâl elbette herşeye bakar, görür ama benim duam, niyazım şudur ki, kulların acizliğine bakıversin, nankörlüklerine bakmayıversin." Biz elbette aciziz, hata yapmak önemli değildir, hatada ısrar etmek fenadır. Günah işlemekten korkulacağına günahı tekrar işlemekten korkulmalıdır. Çünkü Efendimiz saadetle buyuruyor ki, "Bir kusuruna, kabahatine tevbe eden, o kabahati işlememiş gibidir." "Allah tevbe edenleri sever", "bana tevbe ederseniz tevbenizi kabul etmekle kalmam, rahimiyetimle de tecelli ederim" manasında Tevvabü’r Rahîm kelimeleri Kur'ân-ı Kerîm'de yok mu? O zaman elbette günah işleyeceğiz, bunun içine Ezvâc-ı Mutahhara validelerimiz de dahildir.
Bir söz vardır, "Hasenâtül ebrar, seyyiâtül mukarrabin". İnsanlar sınıf sınıftır ama bu sınıflar atlamak içindir, kalmak için değildir. Hint kast sistemindeki sosyal sınıf veya Avrupa'nın aristokrat sınıflarından bahsetmiyoruz, takva, ilim, amel seviye ve sınıflarından bahsediyoruz. İnsanlar bu bakımdan sınıf sınıftırlar, zaten Allah-ü Zü'l-Celâl Kitab-ı Kerim'inde bundan bahsediyor.
Mukarreb olmak Allah'a yakın olmak demektir, bir de leb demeden leblebiyi anlamak izanına sahip olan birrî takva sahipleri vardır, onlara ebrar denir. Ebrar sınıfı için güzel sayılan bazı davranışlar Mukarrebin sınıfı için kötü ve günah davranışlardır. Bunun tipik örneklerinden biri Hz. Ali Efendimiz'de zuhur etmiştir. Sorarlar, "Ya Emir-el Mü'minin, zekat kaçtır", Hz. Ali "sizin için mi, benim için mi" buyurur. Böylesi olur mu? İslâm'ı kaideden, asgari mükellefiyetlerden ibaret görenler bu konuları anlamazlar. "Evet" der Hz. Ali, "sizin için kırkta bir, benim için hepsi!"
Bir delikanlı bir veli zata "Efendim, bazen guslümden şüphe ediyorum, siz nasıl, ne zaman gusül edersiniz" diye sorar. Veli zat "nefsime mağlup olduğum her an gusl ederim, aklımdan Rabbim çıktığı zaman bana gusül icab eder" der. Sana ise şu durumlarda gusül icab eder diye anlatır.
Bir zat var, hiç abdestsiz gezmiyor, abdest bozma yeri ile alma yeri arasında mesafe varsa teyemmüm ederek öyle gidiyor abdest alma yerine. Bu, sana bana göre olacak iş değildir. Yüksek zatların şahsi hallerini genel kaide olarak ortaya koyamayız. Şemsettin Sivasî Efendimiz bunu çok güzel bir beyitle ifade buyururlar:
"Mest olanların kelâmı kendinden gelmez velî,
Pes enel Hak nice söyler kişi, Mansur olmadan"
Mansur olmadan Mansurluk taslanmaz. Ben “Enel Hakk” dersem şirk olur, Hz. Mansur söyleyince olmaz. Ona rağmen cemiyetin muhafazası, vikayesi için idam edilmiştir. Şeriat duvarından taş sökülürse, o taşın yeri baş ile doldurulur!
Bize lazım olan şey şudur, biz terbiye bakımından validelerimizin hiçbir davranışını o doğrudur, bu yanlıştır diye tenkit edemeyiz. Efendimiz yarın Ruz-i Mahşer'de sen kim oluyorsun deyiverirse ne cevap vereceğiz? Bize düşen bunları normal kabul edip, Efendimiz hazretlerinin nasıl tedbirler aldığını, nasıl davrandığını bilmek ve bunlardan kendimize örnekler çıkartmaktır.
Safiye validemizin cenaze namazını Said bin As kıldırmıştır. Bazı cenazeler vardır, cenaze yüzünden iştirak edenler, bazı cenazeler vardır iştirak edenler yüzünden cenaze, naili gûfran olur. Unutmayalım ki Safiye validemiz Resûlullah Efendimiz'in dizine bastırarak deveye bindirecek kadar iltifat buyurduğu bir annemizdir. Otomobile binerken hanımının elini tutmayı kılıbıklık zannedenler Resûlullah Efendimiz'den örneklenmeyi öğrendikleri zaman adam olma yoluna girmişler demektir.
Safiye validemizden bahsetmişken bir diğer Safiye'den daha bahsedelim. Safiye binti Abdülmuttalib hazretleri Efendimiz'in halasıdır ve ilk müslümanlardandır. Hz. Safiye'nin önemli özelliği Efendimiz gibi bi'setten önce tefekküre çekilen birisi olmasıdır. Bu yüzden Efendimiz kendisine diğer halalarına göre daha bir yakınlık göstermiştir. Allahu Tealâ, Şuara sûresinde Habib-i Ekrem Efendimiz'e
وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ
"(Önce) en yakın akrabanı uyar" mealindeki âyeti[1] inzal edince Efendimiz akrabalarını toplar ve orada bulunan halası Hz. Safiye'ye "Ey Resûlullah'ın halası Safiye, ben bile seni Allah'ın azabından koruyamam" der. Efendimiz’in bu sözüne evvela Ebû Leheb hakaretamiz cevaplar vermiştir. Ebû Leheb'e ilk karşı çıkan ablası Hz. Safiye'dir.
Hz. Safiye'nin Efendimiz ile birbaşka koldan daha akrabalığı vardır. Abdülmuttalib hazretlerinin zevcelerinden biri olan Hz. Safiye'in annesi Hale binti Vüheyb, Hz. Amine'nin amca kızıdır. Efendimiz'in altı halasından üçü müslümandır. Hz. Safiye validemiz evvela Ebû Süfyan'ın kardeşi Hâris bin Harb ile evlenmiş, o vefat edince Hz. Hatice'nin kardeşi Avvam bin Huveylid ile evlenmiştir. Zübeyr bin Avvam işte bu evlilikten doğmuştur. Böylece Hz. Hatice, Zübeyr bin Avvam'ın halası olmuştur.
Sayife validemizin diğer bir özelliği de ilk gazaya çıkan hanımlardan biri olması ve ilk yahudi öldüren hanım olmasıdır. Hendek gazvesi devam ederken Medîne'de sığındıkları bir eve girmeye çalışan bir yahudiyi öldürmüştür.