
Miladî 19 Nisan, Hicrî 10 Ramazan'da validemiz göçtüğünde Efendimiz'in evinde dört tane çocuk vardı. Çocuklara bakılması gerekiyor, bir yandan da Efendimiz'in peygamberlik vazifesi var. Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma validelerimiz hayattaydı, Efendimiz’in erkek evlatları ise göçmüştü. Bu işin böyle olmayacağını gören Efendimiz ikinci evliliklerini ecdâd olarak Amir bin Lüeyy'de birleştikleri, Medîne asıllı Beni Neccar'dan Zem’a bin Kays'ın kızı Sevde binti Zem’a ile yapmışlardır.
Hz. Sevde ilk müslümanlardandır, yani Dârü'l Erkam zamanı müslümanlarındandır. Sevde validemiz ilk evliliklerini yine kendisi gibi ilk müslümanlardan olan amcazadesi Sekran bin Amr ile yapmıştır. Validemiz, Resûlullah Efendimiz'den beş yaş yaşlıdır.
Efendimiz hazretlerine -yumuşatmaya çalışarak tanımadıkları için diyelim- yanlış söyleyenleri içimden affetmek gelmiyor. Bilmiyorlar, cahiller demek onları kurtarmaz. Para kazanmak için herşeyi öğrenen insan, bunları da öğrenir. Efendimiz, kendinden onbeş yaş büyük bir hanımla evlenip kaç tane çocuk sahibi olmuş ve tek eşli olarak yirmi beş sene yaşamış. Ondan sonra yine kendinden beş yaş yaşlı ve beş tane de çocuğu olan bir hanımla evlenmiştir. Hz. Hatice'nin üç çocuğu vardı, Efendimiz onların da üvey babasıydı, O'nun evinde büyüdüler, onlar da evlat... Hukuken de öyledir, hanımın çocuğu yeni beyin de çocuğu sayılır. Hz. Sevde'nin de beş tane çocuğu vardı. Efendimiz Sevde validemizle üç sene tek eşli olarak evli kalmıştır. Yani Efendimiz elliüç yaşlarına kadar, yirmi sekiz yıl tek eşli olarak yaşamıştır. Hani çok evlilik yapmıştı? O yaştan sonra evlenilse ne olur, evlenilmese ne olur... Diğer validelerimizle hangi hadiseler neticesinde, hangi hikmete binaen evlendiğini ileride anlatacağız. Efendimiz'in ilk iki evliliği normal, beşeri evliliklerdir. Ama bu beşeri evlenmeler bize şunu gösteriyor, Efendimiz'in yirmibeş ve elli yaşları arasındaki delikanlılık zamanı Hz. Hatice validemiz ile evli olarak geçmiş, ondan sonraki üç senesi de Sevde validemizle geçmiştir. Öteki zevceleri ise bir hikmete mebnî ve belli bir tarihi vakıanın neticesi ile Efendimiz’in taht-ı nikahına girmişlerdir.
Bunları bilmeyen cahiller zannediyorlar ki, Efendimiz'in kırk yaşından itibaren on tane hanımı vardı. Bu yüzden bendeniz her seminerde, sohbet toplantısında validelerimizi öğrenin derken Efendimiz'in bu halinin öğrenilmesini kastediyorum. Efendimiz'in doğduğu tarih, dedesi veya amcasının kim olduğu bilgi değildir, önemli olan hadisattan Efendimiz'in yapısal bilgisini almamızdır.
Sevde validemizin hiç çocuğu olmadığına dair de rivayetler vardır. Hz. Hatice validemiz göçtükten sonra Efendimiz'in Ümmü Hanî ile evlenmesi de gündemdeydi, Ümmü Hanî'nin beş çocuğu vardı, bazı tarihçiler Hz. Sevde ile Ümmü Hanî'nin çocuklarının karıştırıldığını ve validemizin hiç çocuğu olmadığını söylemişlerdir. Efendimiz'in bi'setinden önceki olaylar hakkında tarihsel belge olmadığı için bu konularda net bilgi vermek mümkün değildir, belgelendirme daha çok Efendimiz'in bi'seti ile başlamış hicretten sonra ise daha da yoğunlaşmıştır.
Sevde validemizin kendisi gibi ilk müslümanlardan olan ilk zevci Sekran bin Amr da Efendimiz'in akrabalarındandır. Amir bin Lüeyy hazretlerinde soyları birleşmektedir. Hz. Sevde'nin annesi yani Resûlullah Efendimiz'in kayınvalidesi de Benî Neccar'dandır ve Medîneli’dir. Hz. Sevde ile Hz. Sekran evli iken müşriklerin müslümanlara eziyetinden dolayı müslümanlar hicret etmeye başlamışlardı. Validemiz ve ailesi bu hicretlerin ikincisinde çocukları ile birlikte Habeşistan'a gitmişlerdir. Yanlarında validemizin kardeşi Malik ve onun eşi ile Hz. Sekran’ın kardeşleri de vardır.
Dedikodu her zaman olagelmiştir. Biz dedikoduyu sadece adam çekiştirmekten ibaret zannediyoruz, öyle değildir. Asılsız haberler yaymak ve bu haberin aslını araştırmadan inanmak da dedikodu illetinin kötü neticelerinden biridir. Hz. Sevde ve ailesinin içinde bulundukları ikinci hicret kafilesi Habeşistan'da iken etrafta bir laf dolaşmaya başlar. Dedikoduya göre Ebû Cehil'in hem şahsı ile hem de ismi ile temsil ettiği müşriklerin ileri gelenlerinin bir kısmı müslüman olmuştur. Bu lakırdı etrafta dolaşınca hicret etmiş olan bazı kişiler eziyetin bittiğini düşünüp Habeşistan'dan Mekke'ye geri dönerler. Dönenler arasında Hz. Sevde ve Hz. Sekran da vardır. Ancak dönünce görülür ki eziyetler devam etmektedir.
Validemizin ilk zevci Sekran hazretleri Habeşistan'da rahatsızlanır, bu rahatsızlığı üzerine uzun yol da eklenince dönüşten kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Hz. Sekran rahatsızlığı sırasında bir rüya görür, bu rüyada Resûlullah Hazretleri elini Sevde validemizin omzuna koyar. Hz. Sekran bu rüyayı validemize anlatır: "Sevde, ben yakında göçeceğim, sen de Resûlullah ile evleneceksin". Daha sonra Hz. Sevde validemiz de bir rüya görür. Bu rüyada ise ay gökten iner ve Hz. Sevde'nin bütün üstünü kaplar. Validemiz bu rüyasını Hz. Sekran'a anlatınca "benim rüyam ile manası aynı, zuhuru farklı, sen Resûlullah ile evlenceksin" cevabını alır.
Efendimiz'in zevceleri içinde rüyasında ay gören başka validelerimiz de vardır. Neden hep ay görüyorlar? Efendimiz Hazretleri aynı zamanda latife sever. Biz de latife yapalım: Temel'e sormuşlar, “güneş mi faydalı, ay mı faydalı” diye. Temel ay demiş. Niye demişler. Gecelerimizi aydınlatıyor demiş. Ee gündüz ne olacak diye sorduklarında “Gündüz zaten aydınlık…” demiş. Gece aslında karanlıktır ama bir ayın üçte birinde ay geceyi aydınlatır. Gecenin aydınlanması gündüzün aydınlanmasından daha çok gönle hoş gelir. Gönül karanlığını da güneş değil ay aydınlatır. Güneşe dayanamaz gönül.
Hz. Sevde bir müddet çocuklarına tek başına baktı çünkü validemiz yaşı ilerlemiş olmasına rağmen uzun boylu, iri yapılı, çok becerikli, hamarat, cabbar bir hanımdı. Bu şekilde hayatını devam ettirirken Ramazan ayının sonlarına doğru sahabenin ileri gelenlerinden, Efendimiz ile daha önce de arkadaşlığı olan Osman bin Maz'un'un hanımı Havle binti Hakim hazretleri Sevde validemize kendisinin güçlü olmasından dolayı hem kendi çocuklarına, hem de Efendimiz'in çocuklarına bakabileceğini belirterek Hz. Peygamber ile evlenmesi tavsiyesinde bulundu. Hz. Sevde validemiz ilk olarak bu yükün altından kalkamayacağını düşünerek olmaz dedi. Validemizin bu cevabına rağmen Hz. Havle bu konuyu Efendimiz’e ileteceğini söyledi. Sevde validemiz, Efendimiz'in eşi olmanın ne büyük bir şeref olduğunu Ahzâb sûresinin malum âyeti o tarihte henüz gelmemesine rağmen elbette biliyordu, "sen bilirsin" dedi Hz. Havle'ye...
Bu detayları neden anlatıyoruz? Hoca ile konuşma, mürşid ile konuşma, nikah düşer yabancıdır deniyor. Allah aşkına, bu tür davranışlar müslümanları çocuk gibi ama bir yandan da sadece cinsiyetine tâbi görmektir. Yetmiş seksen yaşında adam namahremdir deniyor. Allah'ın emrettiği ölçülerin dışına taşmadan, yani Hududullah'ı muhafaza etmek kaydı ile kadın erkek görüşmesine kim mani oluyor? Bunu nereden çıkartıyorlar, Hz. Peygamber'in yapmadığı bir şeyi bize nasıl İslâm diye yutturmaya çalışıyorlar ve bazıları da bunlara nasıl inanıyor?
Bir arkadaşının hanımı Efendimiz'e geliyor "benim bir tanıdığım var, sen de tanıyorsun ya Resûlullah, onunla evlensen iyi olur" diyor, yani karşılıklı konuşuyorlar. Anlatabiliyor muyum inceliği? Şimdi kadınlar bir yanda, erkekler bir yanda, birbirleri ile muhatap değiller, Asr-ı Saâdet’te böyle birşey yok, validelerimiz arasında böyle birşey yok.
Zata mahsus bazı emirler vardır. Mesela Efendimiz'in veda hutbesinde kendi ailesi ile ilgili bir sözü vardır: "Zevcelerim evlerinden pek çıkmasınlar". Dikkat edin, hiç çıkmasınlar değil, pek çıkmasınlar. Hz. Sevde, Efendimiz'in göçmesinden sonra hiç çıkmamıştır evden ama bu zata mahsus birşeydir. Hz. Ayşe ise ta Irak'a, Sıffin'e gitmiştir. Demek ki sözleri doğru anlamamız gerekiyor, Hz. Sevde'yi örnek verip erkek öldükten sonra dul kadın evden çıkmaz denemez, bunu duyduğum için üzerinde duruyorum. Hz. Ayşe, Efendimiz'in göçmesinden sonra yirmibeş sene her yıl hac yapmıştır, hatta İmam Mâlik hazretleri için içtihat dayanaklarından biridir validemizin bu hacları... Mâlikîler’de her sene hac yapılmalıdır diye içtihat vardır. İmam Mâlik hazretlerinin içtihat kaynaklarından biri Medîne ahalisinin davranış biçimleridir. Medîne ahalisinin başında da Hz. Ayşe var. Hz. Ayşe'nin davranış biçimi içtihat kaynağı olmuştur ve “madem ki imkanı var her sene gidecek” içtihadı ortaya çıkmıştır.
Maâlesef Hanefî fıkhını doğru anlamayanlar Kur'ân-ı Kerîm'deki istitaatı ömürde bir kere emredildi olarak anlıyorlar, öyle değildir. İmkanın varsa yeniden hacca gidilebilir. Bugün için Diyanet İşleri Teşkilatımızın tatbikatı çok güzel, bir milyon iki yüz elli bine yakın müracaat varmış, sadece Türkiye'den bu kadar kişi gitse orası bu kadar adamı nasıl alsın? Onun için kura yapılıyor, Suudlar da belirli bir kontenjan koyuyorlar. Suudlar bu kontenjan konusunda haklıdırlar. Yüzde bir kontenjan verseler bir buçuk milyardan onbeş milyon müslüman eder. Bu kadar kişi nereye sığacak, Arafat'ta üst üste koysanız, iki üç katlı yapsanız anca sığar. Göreceksiniz, belki fakir görmem ama Arafat da aynen Kâbe tavafı gibi, say gibi birkaç katlı olacak çünkü sığılmayacak. Arafat'ın sınırı belli, Allah'ın koyduğu hududu değiştiremezsin ama yukarı doğru serbest. Örneğin bazı hastaları Arafat sahasından helikopter ile geçiriyorlar. Mine de öyle... Şeytan taşlama şu anda da katlı… Öyleyse ömründe bir defa gitme ile hac kişiden sakıt olmaz. Hz. Ayşe validemiz Ashâb-ı Kiram arasında yedi büyük fakihden biridir. O'nun yaptığı elbette doğrudur.
İşte Havle hatun ki O da Ashab’dan olduğu için validemizdir, son durumu Efendimiz'e arzetti. Efendimiz de Hz. Sevde ile konuşmaya olur dedi. Hz. Sevde daha önce Havle Hatun’a ilettiği çekincesini bizzat Efendimiz ile de konuştu. "Ya Resûlullah, dört tane kız sende var, beş tane çocuk da bende var." Efendimiz buna karşın rızkın Allah'tan olduğunu, çocukların birbirlerine bakacağını iletti ve böylece validemizin itirazı sona erdi. Daha sonra Hz. Havle Zem’a’dan Hz. Sevde’yi istedi. Zem’a evliliğe rıza gösterince, Hz. Sevde de kabul edince nikah kıyıldı. O sırada validemizin kardeşi Abdullah müşrik... Bu haberi alınca kendini aşağılama anlamına gelen yerden toprak alıp başına saçmıştır. Bu hareketin toprağın altına gireydim de bu hali görmeyeydim gibi bir anlamı vardır. Müslüman olduktan sonra ise bu hareketine hep pişmanlık duymuştur. Kayıtlara göre Efendimiz 400 dirhem mehir vermiştir, o günün şartlarında beş çocuklu dul bir hanım için bu yüksek bir miktardır. Efendimiz böylelikle Hz. Sevde’ye verdiği kıymeti göstermiştir. Evlilik eve hizmetçi almak demek değildir, eve hanım almaktır, mehirin anlamı budur ancak bunu da anlamayanlar var.
Efendimiz'in Medîne'ye teşrifleri ve orada Hz. Ayşe validemizle nikahlanmasına kadar üç sene Hz. Sevde tek zevce olarak Efendimiz'in evinin başköşesinde olmuştur.
Hz. Sevde uzun boylu, iri yapılı, vakur bir hanımdı, hareketleri vakarından dolayı ağır ve yavaştı. Ancak bu yavaşlıkta bir hareketsizlik yoktu, etrafına adeta vakar saçıyor ve dikkat çekiyordu. Uzun boylu olmasına rağmen yürüyüşü de ağırdı. Hatta veda haccı sırasında Müzdelife'den Mine'ye erken çıkmıştır validemiz. Erken çıksa ne, geç çıksa ne diyemeyiz, bunlar hep dinî içtihat sebebi olmuştur. İmam Şafî hazretlerine göre yatsı çıktıktan sonra yani imsak girdikten sonra Müzdelife'den ayrılabilirsin. Neye dayanıyor İmam-ı Şafi? Sadece bilgi ve tefekkür yetmez, Fiil-i Peygamberî de olmalıdır. Efendimiz, Hz. Sevde'nin Müzdelife'den erken çıkmak için "Ya Resûlullah, ben yavaş yürüyorum, şeytan taşlama zamanına yetişemeyeceğim, müsaade eder misiniz ben biraz erken çıkayım" şeklinde izin istemesi üzerine kendisine "Olur" demiş ve izin vermiştir. Böylece Hz. Sevde validemiz veda haccında Müzdelife'den Mine'ye erken çıkmış ve şeytanı erken taşlamıştır.
2003 haccında bu konu ile ilgili bir olay benim başıma geldi. Yandaki çadırda bir yaşlı amca yüksek sesle konuşuyor, sabah namazını kılmadan çıkmayacağım diyordu. Yanındaki Diyanet görevlisi de sabırlı bir adammış, erken gitmenin bir mesuliyeti olmadığını ve İmam Şafii'nin içtihadını söyleyerek kendisini ikna etmeye çalışıyordu. Amcanın cevabı şu oldu: "Elli senedir İmamı Azam'a uymuşum, bir gece için İmam Şafii'ye uymayacağım." Bu mezhebi din edinmektir, içtihadı din edinmemeliyiz. Bu amca bu şekilde hareket ederek oradaki kafileyi de zor durumda bırakmış oldu.
Hz. Sevde'nin ağır yürümesi böylece fıkhî bir meseleye delil olmuştur. Veda haccında Müzdelife’ye dönülünce Hz. Sevde validemiz “Ya Resûlullah, ben biliyorsunuz ağır yürüyorum, binek de yok, müsaade eder misiniz Mine’ye erken gideyim” diye sorunca Efendimiz buna müsaade etmiş ve “senin gibi yavaş yürüyen, hasta olan, çocuklu olanları da yanına al” demiştir. Başlarına da çok büyük bir alim olan Abdullah ibni Abbas’ı vermiştir. Hac sırasında çoğu Hanefi'ler, bu izin İmam Şafii içtihadı olmasına rağmen bu içtihada uyup Müzdelife’den erken çıkmaktadırlar.
Hz. Sevde eli çok açık bir validemizdir. Efendimiz tarafından validemize bu konuda bir lakap verilmiş ve lakap kullanılmış değil ancak bir lakap verilir gibi olmuştur. Şöyle bir rivayet vardır; Efendimiz, ahirete teşriflerinden sonra validelerimiz arasından kendisine en erken kavuşacak olanın eli en uzun olan validemiz olacağını buyurmuştur. Türkçe'de el uzunluğu aşırma olarak kullanılır ancak Efendimiz'in burada kullandığı mana tam tersinedir.
Hz. Sevde validemiz iri yarı, zaten eli fiziksel olarak da uzun ve fukaraya çok yardım ediyor. Burada önemli nokta bu yardımı nereden temin ettiğidir. Validemiz deri işlemekte çok mahir, deri işliyor. Deri işlemede tarzlar vardır. Yemen tarzı, Hayber tarzı... Hz. Sevde validemiz Taif tarzı deri işliyor. Taif soğuk memlekettir, yüksektedir. Taif soğuk olduğu için deri soğuktan korunmak için kullanılırdı. Hatta rüzgar şöyle dermiş "kat kat keçe, ben ondan geçe, bir kat deri, ben ondan geri". Bir de işin süs tarafı vardır, validemiz bu konuda da çok mahir ve elinden çok iş gelirdi. Buradan kazandığı parayı sadakaya vermiştir validemiz.
Sultan Abdülhamit han, Yıldız'da marangozhanede yaptığı çekmeceleri, kutuları Mercan'da sattırıyor, oradan kazandığı paradan zekat veriyor. Büyükler böyle büyük oluyor...
Hz. Ebûbekir zamanında Beytü’l Mâl'de bekçi bile olmazdı çünkü içeride birşey yoktu, gelince de dağıtılırdı. Hz. Ebûbekir göçtükten sonra Hz. Ömer bir heyetle Beytü’l Mâl'e girince içerisinin bomboş olduğunu ve Hz. Ebûbekir'in hepsini dağıttığını görmüşler ve ağlamışlardır. Hatta sadece görülmediğinden dolayı kenarda köşede bir tek dirhem bulmuşlardır. Hz. Ömer zamanında ise Mısır ve İran fetihlerinden dolayı Beytü’l Mâl çok zenginleşmiştir. Hz. Ömer validelerimize Beytü’l Mâl’den kese dirhem olarak mangır göndermiştir. Şimdi kese deyince zannediliyor ki bir kese altın verildiğinde koca bir kese verildi. Halbuki kese bir birimdir. İçinde belli sayıda altın olur. Hz. Ömer, Hz. Sevde validemize hakkı olan bir kese dirhem gönderiyor. Validemiz kesenin içine dahi bakmadan yanında hizmet edenlere onu dağıtmalarını söylüyor. Validemiz işte böyle bir hanımdı.
Hz. Ayşe validemizin o zaman yaşı küçük... Hz. Sevde O’na da bir nevi annelik yapmıştır. Bir rivayette Hz. Ayşe validemiz Sevde validemiz ile ilgili şöyle demiştir. "Efendimiz'in zevceleri içinde en çok Sevde'ye benzemek istedim". Hz. Sevde validemiz işte böyle çok sevimli, sevilen bir hanımdır. Allah'ın bize verdiği tabiatı değiştiremeyiz, bize düşen onu doğru kullanmaktır. Örneğin, Allah beni eli açık olarak yarattı, ben bunu israf olarak kullanırsam Allah bunu sorar, cömertlik olarak kullanırsam aferin der. Veya eli sıkı yarattı, bunu değiştiremem. Bu eli sıkılığı cimrilik olarak tezahür ettirirsem sorar, tutumluluk olarak, iktisatlı davranmak olarak kullanırsam aferin der.
Efendimiz'in, Hz. Ayşe, Hz. Hafsa gibi genç zevceleri eve gelince gayet tabi bir kadınlık tabiatı olarak Hz. Sevde'nin biraz yüzü asılmıştır. Efendimiz hazretleri de latifeyi severler. Bir keresinde azatlı bir yaşlı cariyenin yanında o da duyacak şekilde "Cennete yaşlılar giremez" buyurur Efendimiz. Azatlı yaşlı cariye buna çok üzülür ama Efendimiz'e de birşey diyemez. Efendimiz bunun üzerine "Cennete genç halinle gireceksin" deyince cariyenin yüzü tekrar güler. Efendimiz Hz. Sevde validemize de şaka yollu takılmıştır. Efendimiz kendisine yüzün asık hayırdır deyince validemiz, "Ya Resûlullah, genç zevceleriniz var" gibi konuşunca Efendimiz "Ne oldu, seni boşayacağımdan mı korktun" buyurmuştur. Validemizin evet demesi üzerine Efendimiz devam etmiş, "Bak senden önce de rahmetli Hatice'ye, onun ahbablarına, hizmetçilerine bile hizmet ediyordum, senin geçiminde de eksiklik olmaz, yine hizmet ederim" deyince validemiz şöyle cevap vermiştir: "Öyle değil ya Resûlullah, ben kabrimden peygamber hanımı olarak kalkmak isterim, ondan mahrum olmaktan korkarım". Bu cevap üzerine Efendimiz sarılmış ve sevgisini ızhar etmiş, merak etmemesini, dünyada da, ahirette de beraber olacaklarını müjdelemiştir validemize…
Efendimiz’in Hz. Sevde’ye yaptığı diğer bir şakada şöyledir: Efendimiz sıcak birgünde avluda "biraz karnım acıktı, bir şeyler varsa yiyelim mi" diye sorar. Hz. Ayşe de Efendimiz'in sevdiği soğuk bulamaç yemeği yapayım der. Soğuk bulamaç un ile suyu biraz yağ ile karıştırıp hazırlanan bir yemektir, ısıtma veya pişirme yoktur. Kullanılan un önceden ayrı bir terbiyeden geçmiş, kavrulmuş undur, çok güzel bir yemektir. Hz. Ayşe validemiz yemek ile meşgulken yanlarına Hz. Sevde validemiz gelir. Efendimiz "Gel sen de otur, Ayşe bulamaç hazırlıyor, beraber yeriz" diye buyurunca Sevde validemiz aç olmadığını belirterek "Siz buyurun ya Resûlullah" der. Efendimiz ısrar eder ama validemiz yine de yemem deyince Efendimiz Hz. Ayşe'ye seslenir: "Ayşe, Sevde'nin burnuna bulamaçtan sür" der, Hz. Ayşe de gider sürer. Hz. Sevde burnunu temizlemeye niyetlenirken bundan vaçgeçer ve "Ya Resûlullah, madem siz dediniz ben de silmiyorum" der. Efendimiz de cevaben "Sen de Ayşe'ye sür" der. Hz. Sevde de Hz. Ayşe'nin burnuna bulamaç sürer. Tebessüm ederler, gülüşürler, işte Efendimiz ve validelerimiz böyle latifdirler.
Efendimiz Hazretleri’nin hastalağına yakın bir zamanda Hz. Sevde gayet aşikar bir şekilde "Ya Resûlullah, bende kadınlık kalmadı, ben nöbetimi Ayşe'ye versem olur mu" diye sorar, Efendimiz tereddüt buyururlar, bakarız derler. Daha sonra sıraların değişebileceğini, mühim olanın ailede barış ortamı sağlamak olduğunu bildiren Nisâ suresinin şu ayeti nazil olur:
وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا ۚ وَالصُّلْحُ خَيْرٌ ۗ وَأُحْضِرَتِ الْأَنْفُسُ الشُّحَّ ۚ وَإِنْ تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
“Eğer bir kadın kocasının, kendisine kötü davranmasından, yahut yüz çevirmesinden endişe ederse, uzlaşarak aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Uzlaşmak daha hayırlıdır. Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik eder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır”[1]
Bu ayette çok önemli iki kelime vardır: “Hayır barıştadır”. Bu yalnızca aile barışı için değil bütün dünya barışı için geçerlidir. İslâm’da kutsal savaş yoktur, Hristiyanlarda vardır. Son haçlı seferi Niğbolu’da bitmiştir. Peki Çanakkale? Çanakkale’de yanımızda Almanlar vardı. Savaş arzu edilen bir şey değildir.
Efendimiz’in kerimeleri Hz. Zeyneb binti Resûlullah erken göçmüştür, Efendimiz Hz. Zeyneb’in vefatına çok üzülmüştür. Hz. Zeyneb’i Hz. Ümmü Seleme ve Hz. Sevde validelerimiz gasledip kefenlemişlerdir. Efendimiz sırtından ridâsını çıkarıp Hz. Zeyneb’e kefen diye vermiştir.
Hz. Sevde validemiz hicri 44 yılında göçmüştür, cenaze namazını bizzat Hz. Ömer kıldırmıştır. Biz de validemiz gibi dua edelim de, Rabbü’l Âlemin bizi Efendimiz'in ümmeti olarak kabirden kaldırsın.
Efendimiz’in Hz. Sevde validemiz ile evli olduğu ve başka bir evlilik yapmadığı üç yıl içindeki en önemli hadise hicrettir. Efendimiz hicreti Hz. Sevde validemiz ile evliyken yapmıştır. Mâlum olduğu üzere, hicrette 8 Rebîü'l-evvel günü kuşluk vakti önce Kuba'ya varılmış, cumaya kadar Kuba'da ikamet edilmiştir. Kuba'da geçen bu süre içinde, erkeklerden Efendimiz bizzat kendisi biat almıştır, kadınlardan ise vekil olarak tayin ettiği Hz. Ömer biat almıştır. Efendimiz ve beraberindekiler 12 Rebîü'l-evvel Cuma, yine kuşluk vakti Kuba'dan ayrılmışlar ve Vadi-yi Remle'de cuma namazını kılmışlardır.
Hicretin, gece ve gündüz sürelerinin nispeten yakın olduğu eylül ayında olduğunu ve Vadi-yi Remle - Medîne arasındaki mesafeyi düşünürsek, Efendimiz ve beraberindekilerin Medîne'ye ikindiye yakın bir zamanda geldiğini söyleyebiliriz. Efendimiz Medîne’ye vardıklarında, mescid yapımı için yetim olan kardeşlere ait olan arsayı bedeli ödenerek almış ve bu arsa üzerinde Mescid-i Şerif ve hücre-i saadet inşaatı yapılmaya başlanmıştır. Mescid-i Nebî'nin ilk inşası sırasında kıble Kudüs idi. Ne zaman ki kıble Harem-i Şerîf'e çevrildi, o bina yıkıldı ve yerine yeni bir mescit yapıldı. Zaten olup olacağı dört duvardan oluşuyor mescid, gölgelik olması için kuru hurma kütüklerinin üzerine bağlanan iplere serilmiş kuru hurma dalları var. O yüzden sadece kıble yönü değiştirmek yerine yeni bir mescid inşa edilmiştir. Bu yeni inşa edilen mescidin alanı bin on metrekaredir. Bu bin on metrekare içinde Ashâb-ı Suffe'nin yeri de vardır. Ashâb-ı Suffe'nin Kudüs mihraplı mescidde de yeri vardı. Bu alanlara ek olarak, bir de Hz. Sevde'nin hücresi vardı. Çünkü o zaman Efendimiz'in evli olduğu sadece Hz. Sevde validemiz var. Hz. Sevde'nin hücresi Mescid-i Nebî'nin bugünkü konumu itibari ile şöyleydi; Efendimiz hazretlerinin kabri saadetlerini ziyaret ederken Babü’s Selâm'dan girdiğimizde evvela Efendimiz, sonra Hz. Ebûbekir, sonra da Hz. Ömer'in kabri saadetlerini görüyoruz. Ondan sonra bir boşluk vardır, işte Hz. Sevde validemizin hücresi o boşluğa denk gelmektedir. Efendimiz'in bugünkü kabri saadetlerin bulunduğu yer ise Hz. Ayşe validemizle evlendiklerinde yaptırdıkları -ev değil- odadır.
Efendimiz'in diğer validelerimizle evlendiklerinde de yaptırdığı odalar vardır. Bu odaların bazıları duvar, bazıları ise perde ile ayrılmıştır. Örneğin, Hz. Ayşe'nin hücresi ile mescid arasında perde vardı. Perdeyi açtıklarında mescide gelmiş oluyorlardı.
Bazı kendini bilmezler Efendimiz'in sünnet namazlarını evinde kıldığını söylüyorlar, bazı cahiller de buna inanıyorlar. Zaten Efendimiz'in evi dediğimiz, mescidle arasında sadece bir perde olan bir yerdi. Sen sünneti evinde kılmaya çalıştığın zaman farzdan sonra kalkacaksın, ayakkabılarını alacaksın, bilmem kaç metre yürüyeceksin... Efendimiz'in evi ile mescid ayrı değil ki? Bunu anlatanlar, bunu bilmelerine rağmen hangi akla hizmet bu şekilde anlatıyorlar bilemiyorum ama inananlara acımıyorum, kızıyorum. Mescid zaten aynı zamanda Efendimiz'in evi... Sadece mescide saygısızlık olmasın diye yaptırdıkları odadır Hz. Ayşe validemizin hücresi... Ebatı da üç metreye iki seksen ikidir. Dokuz metrekareden bile eksiktir. Üstelik Hz. Ayşe'nin hücresi diğer validelerimize yaptırdıkları hücreler ile karşılaştırıldığında en büyükleridir.
Müşriklerin krallık, altın gibi dünyalıkları teklif ettikleri zaman cevap olarak "Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz yine de Hakk'ı tebliğden vazgeçmem" diyen Efendimiz'in zevcelerinin hücrelerinin en büyüğü dokuz metrekareden küçüktü. Bu ne kadar muazzam birşeydir.