
HZ. ÜMMÜ HABİBE REMLE BİNTİ EBU SUFYAN
Sıkıntılı bir ömür sürmüş olan Ümmü Habibe validemiz ile Resûlullah Efendimiz hazretlerinin nesebleri Abdimenaf bin Kusay'da birleşmektedir. Validemizin ism-i şerîfi Remle binti Ebû Süfyan'dır. Meşhur Ebû Süfyan'ın kızı ve Muaviye'nin kız kardeşidir. Ebu Süfyan Mekke reislerinden biridir, Ümeyyeoğullarının reisidir. Haşimoğulları ailesinin reisi önce Abdulmuttalib, sonra Ebu Talib’dir. Ümeyyeoğulları, Haşimoğulları meselesi çok önemlidir, ileride hilafet meselesinde aile öne çıkacaktır. Abbasiler Haşimoğludur, Emeviler Ümeyyeoğludur. Halbuki hepsi kardeş çocuklarıdır. Hz. Ümmü Habibe validemizin annesi Hz. Osman’ın halası da olan Safiyye binti Ebü’l As’dır. Validemiz hem anne hem baba tarafından aristokrat bir aileden gelmiştir. Ancak validemiz çok hüsnü ahlâk sahibi olarak, çok eziyete katlanacak biri olarak yaratılmıştır
Validemiz, babası o zaman koyu bir putperest olmasına rağmen haniftir. İlk evliliğinden bir kızı olmuştur ve kendisi de hanif dininden olduğu için ilk doğan kız çocuğunu öldürme problemi yaşanmamıştır. İlk yavrusu Habibe olduğu için Remle hazretlerinin künyesi Ümmü Habibe olmuştur. İlk evliliğini Resûlullah Efendimiz'in halalarından olan Ümeyme binti Abdülmuttalib'in oğlu Ubeydullah bin Cahş ile yapmıştır. Bu kişi diğer bir validemiz olan Zeyneb binti Cahş'ın kardeşidir.
Ubeydullah, kendi ifadesine göre haniflikle hristiyanlık arasında kararsızlık yaşayan birisidir. Ancak Efendimiz tebligatına başlayınca hem Ubeydullah, hem de Hz. Ümmü Habibe hemen İslâm'a girmişler ve müslüman olmuşlardır. Validemiz ve zevcesi, diğer müslümanlar gibi, müslüman olmaları üzerine birçok eza, cefa çekmişlerdir. Ebû Süfyan öyle bir müslüman düşmanıydı ki, kızı olmasına bakmadan validemize eziyet edilmesine göz yummuştur.
Biz ne yazık ki Allah'ın, Resûlullah Efendimiz vasıtası ile bizlere tebliğ buyurduğu dini kaideler yerine kendi uydurduğumuz kaidelere inanır hale geldik. Biz din kardeşliğine, olması gerektiği kadar değil, Allah'ın diğer ehemmiyet verdiği kurumları inkar edercesine, çok daha fazla ehemmiyet veriyoruz. Allah-ü Zü'l-Celâl dünyada ehliyete ve adalete önem vermemizi söylüyor ama biz din kardeşliğine önem veriyoruz. İman, seninle Allah arasında birşeydir, başkasını alakadar etmez. Eğer sen işinde ehilsen sen o işin sahibi olmalısın, sen emin biriysen dinin beni alakadar etmez, benim sana emniyetim ve itimadım olmalıdır. Sen müslüman fakat haksız, bir başkası gayrimüslim ve haklı ise benim sana haksız demem gerekir, çünkü Allah böyle istiyor.
Allah, dünyada hakimiyetini adaletli olanlara vermiştir. Allah’ın sünneti budur. Zulme uğramış bir müslüman bu zulmün acısını zulüm yaparak çıkaramaz. Zulmedene adaletle davranmamız gerekir, şahsi intikam hayvani bir haldir. Allah dünya hayatını adalete ve ehliyete bağladığı gibi cömertliğe de çok ehemmiyet vermektedir. Efendimiz'in Hatemi Tayî hakkındaki hadîs-i şerifini tekrar hatırlayalım: "Hatem'i görüyorum, mekanı cehennem ama cömertliği ateş ile arasında duvar olmuş, azap görmüyor." Hatemi Tayî cömertliği halen konuşulan bir müşriktir.
Efendimiz Hazretleri doğduklarında Sasaniler’in başında eski İran kisrası Nuşirevan vardır. Bu adamın lakabı "Adil’dir". Adaleti ile meşhur... Efendimiz "Adil bir hükümdar zamanında doğduğum için iftihar ederim" buyurmuştur. Nuşirevan mecusidir ama bu beni alakadar etmez. Dünya hayatı için adaletli olması önemlidir ama biz bunları kaybetmişiz.
Efendimiz Hazretleri’nin "Habeşistan'ın hükümdarı adil bir hükümdardır" diyerek adaletine şahit olduğu hükümdar Habeş Necaşisi Ashame hristiyandır. Efendimiz Hazretleri onun hakkında "Siz, o hükümdarın memleketinde adaletle muamele görürsünüz" demiş ve müslümanlar iki kafile halinde Habeşistan'a hicret etmişlerdir. Bu kafilelerden başında Cafer bin Ebu Talib Hazretleri olan ikincisinin içinde Ebû Sufyan'ın kızı Ümmü Habibe ve damadı Ubeydullah bin Cahş da vardır. Validemiz bu sırada hamiledir ve dinini yaşayabilmek için memleketini ve babasını terkedecek kadar yüksek bir inanca sahiptir.
Ümmü Habibe validemiz, ailesi ile Habeşistan'da hayatlarını sürdürürken kocasında namaz kaytarması, İslâmî prensiblere aykırı sözler söylemesi gibi çeşitli değişiklikler farkeder ve bunun üzerine kocası ile konuşur. Kocası "ben din konusunu çok düşündüm, putperestlik din değil bunu anlamıştım, haniflik de çok tatmin etmeyince Hristiyanlık'ın en uygun din olduğunu anlamış ve Hristiyan olmuştum. Sonra Muhammed'in dinine girdim ama olmadı...” der.
Validemizin zevci Ubeydullah merasime düşkün bir zattır. Merasimi olmayan kurum yaşamaz, her kurum merasimi ile yaşar. Onun için İslâm'da cuma namazı başta olmak üzere kandil kutlamaları gibi merasimler vardır. Hala kandil kutlaması yok diyedursunlar... Ülkemizde Cuma namazı günümüzde çok sade kılınıyor. Mesela Tunus'da, Osmanlı'dan kalma bir adet olarak, bütün müezzinler bir arada tekbir ve salavat okuyarak hatibin kapalı olduğu bir hücreye giderler. Oradan tekbirlerle hatibi alırlar ve menberin önüne getirirler, hatip özel dualarla, salavatlarla menbere çıkar, dua eder, selam verip oturduğunda ezan başlar. Hutbeden sonra yine müezzinlerin arasında mihraba geçer. Çok uzun ilk kamet alınır, "Eşhedüenne Muhammeden Resûlullah"a kadar uzun uzun okunur, Hayyaalessalah'a kadar müezzinler yerlerine dönmüş olurlar ki, zaten müezzin mahfeli çok arkada olmaz. Dikkat edin, Selimiye, Beyazıt, Süleymaniye'de mahfil mihraba çok yakındır, bunların hikmetleri vardır, bugünkü tatbikata göre bakarsak bunları anlayamayız.
Cami-i Kebir demek cuma namazı kılınan merkez cami demektir. Diğer camilerde hutbe okunması ve cuma namazı kılınması, Cami-i Kebir'in hatibinin izni iledir. Eski kayıtlarda, mesela Hadikatü'l Cevamî'de vardır, filanca mahallenin mescidi yapılışından şu kadar sene sonra menber konularak cuma va'z edilmiştir der. O zamana kadar sadece vakit namazı kılınır, cuma için Cami-i Kebir'e gidilir. Dergahların kısmi küllisinde menber yoktur, cumaya camiye gidilir.
Bu merasimlere çok düşkün biri olduğu anlaşılan Ubeydullah bin Cahş, hristiyan bir memleket olan Habeşistan'da tekrar hristiyan olduğunu açıklar validemize. Bunun üzerine validemiz kocasına, kendisini rüyasında çok kötü bir şekilde, çirkin, azap gören halde gördüğünü, demek ki bu haline işaret olduğunu söyleyerek bu hatasından dönmesini söyler. Ancak kocası validemizi dinlememiş hatta kendisinin de hristiyan olması için baskı yapmıştır. Bunun üzerine validemiz kocasından ayrılmıştır. Ubeydullah hristiyanlıkta içki serbest olduğu için alkolik olmuş ve alkolden ölmüştür.
Ümmü Habibe validemiz aristokrat bir ailenin mensubuydu, kolay kolay kimse ile tekrar evlenemezdi. Onun için yabancı bir diyarda yalnız kalmış, hatta kendisini bir odaya kapatmıştır. Validemiz, hem babasının zulmünden, hem ailesinden, hem memleketinden ayrılıp bir de üzerine kocası da müslümanlıktan irtidat edince aklî sağlığı rahatsız hale gelmiştir. Fakat bu sıralarda, Safiye validemizin gördüğü rüya gibi, Ümmü Habibe validemiz de bir rüya görmüş ve rüyasında kendisine "Ümmü'l Mü'minin" diye seslenilmiştir. Bu hitaptan sonra validemizin bütün sıkıntıları gitmiştir.
Efendimiz Necaşi’ye iki mektup göndermiştir, biri İslâm’a davet için, diğeri de Ubeydullah’ın dulu Ümmü Habibe ile evlenmek istediğini belirtmek içindir. Efendimiz’in Necaşi’yi vekil olarak seçmesi önemlidir çünkü Necaşi adaletli birisidir. Adaletli gavurdan vekil olur, adaletsiz müslümandan vekil olmaz. Efendimiz bu mektupları Amr bin Ümeyye hazretleri ile göndermiştir.
Bu sıralarda Habeş Necaşisi Ashame, validemize kıyafetlerinden ve kokularından sorumlu Ebrehe ismindeki cariyesini gönderir. Ebrehe ismini Fil hadisesi ile karıştırmayalım, Efendimiz'in doğduğu sene fil ordusunu getiren kumandanın adı da Ebrehe'dir. Demek ki bu isim o zamanlarda hem erkek, hem kadınlar için kullanılan bir isimdir. Cariye Ebrehe validemize, Efendimiz'in krala mektup yazdığını ve mektupta kendisi ile evlenmek istediği yazdığını söyler. Validemiz bu haberi aldığındaki heyecanının Efendimiz'i gördüğündeki heyecanından bile fazla olduğunu söylemiştir ama emin olmak için haberi birkaç kez tekrar ettirmiştir. Ebrehe bunun üzerine Efendimiz'in Necaşi'yi vekil tayin ettiğini söylemiştir. Validemiz çok sevinince cariye Ebrehe için dua etmiş ve "Allah da sana müjdeli haberleri üstüste ihsan etsin" demiştir.
Habeşistan'a giden kafile içinde Said bin As'ın oğlu olan Hâlid bin Said vardır, bu zat daha sonra Efendimiz'in önemli katiplerinden biri olacaktır. Validemiz Hâlid bin Said'i çağırır ve onu kendisine vekil tayin eder.
O zamanlarda el bilezikleri yanında ayak bileziği olan halhal kullanımı da yaygındı. Daha sonra Kur'ân-ı Kerîm'de "ayaklarınızı yere vurarak" yani dikkat çekerek, halhalları şakırdatarak dikkat çekmeyin âyetinden sonra halhal pek kullanılmaz olmuştur. Yalnız şimdi başka bir yanlışlık var, bazı hanım kardeşlerimiz toplukları çok ses çıkartan ayakkabılar giyiliyorlar, bu hem o âyete muhalefettir, hem de hanım zerafetine yakışmaz. Fayton mu geçiyor, kadın mı yürüyor belli değil!
Ümmü Habibe validemiz, bu güzel habere o kadar çok sevinmiştir ki, üstündeki tüm takıları cariye Ebrehe'ye hediye etmiştir. Ertesi gün, Habeş Kralı Habeşistan'daki müslümanların reisi olan Cafer Tayyar bin Ebû Talib hazretlerine merasim yapılacağını, orada olan müslümanları bir araya getirmesini söyler. Merasim sırasında Necaşi bir hutbe irad etmiştir, buna nikah hutbesi denir. Necaşi, Resûlullah Efendimiz'in isteği ve kendisine verdiği vekalet gereği, Ebû Süfyan kızı Ümmü Habibe'yi dörtyüz dinar mehir ile Efendimiz'e nikahladığını söyler ve validemizin vekili olan Hâlid bin Said bin As'a bu teklifi kabul edip etmediğini sorar. Hâlid bin Said de müvekkilesi adına teklifi kabul ettiğini söyler ve böylece Ümmü Habibe mü'minlerin annesi olmuş olur.
Efendimiz her validemize 400 dirhem mehir vermiştir. Safiye validemiz için fidyeyi necat karşılığını mehir olarak vermiştir. Necaşi, Efendimiz’in 400 dirhem verdiğini nereden biliyordu? Büyük Efendi Hazretleri derdi, “bakmayın yok göründüğüne, vardır” derdi. Allah vardır ve her tasarrufu da bizim için geçerlidir.
Müvekkile varken vekile sormak gerekmez elbette ancak merasim bu şekildedir. Şimdilerde çok kalmadı, Anadolu'da sadıçlık diye bir müessese vardır, bu müesseseye erkeklerde sadıç, kızlarda yenge denir. Yengenin illa ki akraba olmasına gerek yoktur, genelde yeni evlenmiş arkadaşlardan olur. Vekillik de buna benzerdir.
Nikahın kıyılması sonrasında orada bulunan Ashâb’ın ayrılmak istemesine Necaşi müsaade etmemiş ve nikahta yemek ikram etmenin Peygamber'in sünneti olduğunu söyleyerek bizzat kendi yemek ikram etmiştir. Necaşi işte böyle bir adamdır, cenazesini gıyabî olarak Efendimiz kıldırmıştır.
Ümmü Habibe validemiz vekili Hâlid bin Said'den mehirini teslim aldıktan sonra cariyesi Ebrehe'yi tekrar çağırır. Daha önce müjdeli haberi verdiğinde elinde, ayağında ne takılar varsa vermesine rağmen mehirden elli dinarı daha cariye Ebrehe’ye verir. Ebrehe bunu kabul edemeyeceğini, Necaşi'nin kendisine kesin olarak Ümmü Habibe'den birşey almamasını, hatta önceki aldıklarını da geri vermesini söylediğini iletir. Ümmü Habibe'nin Ebrehe'ye daha önceden verdiği takıların miktarları da tarihen sabittir; dört gümüş bilezik ve ayak parmağına takılan gümüş yüzük ve bir halhal… Bu sırada Ebrehe validemize “sizin bu güzelliğiniz, Peygamberinizin bu güzel huyundan dolayı müslüman oldum” demiştir. Bunun üzerine validemiz cariyesinin boynuna sarılır. Daha sonra Ebrehe bir ricası olduğunu, Efendimiz’e gittiğinde kendisinin O’nun ümmeti olduğunu, elini ayağını öptüğümü söyle der. Ebrehe Efendimiz’i görmeden böyle tazim etmiş, sevgisini göstermiştir. Biz de Efendimiz’i görmedik ama görmediğimiz bedeniydi, “kendini” gördük, görmesek olmazdı. Hz. Ali boşuna söylemiyor, “görmediğim Allah’a tapmam” diye… Onu baş gözü ile görmek zannediyorlar. Biz de görmediğimiz Peygamber’e inanmayız. Biz de gördük, baş gözü ile değil…
Hayatı hakkında bu kadar teferruatlı bilgiye sahip olduğumuz Efendimiz Hazretleri'ni tanımamak büyük bir ayıptır ve bu ayıp halen devam ediyor. Onun için bendeniz bu kadar teferruat anlatmaya çalışıyorum.
Habeşistan Necaşisi Ashame hazretlerinin büyüklüğüne bakın ki, bugün için kraliçe statüsünde bir kadın olan kendi nikahlı hanımlarından birini, Ümmü Habibe validemize hizmetçi olarak vermiştir. Necaşi'nin elbise ve koku görevlisi olan cariye Ebrehe, kokuları kutulara koydurup Ümmü Habibe validemize hediye etmiştir. Validemiz Medîne'ye Hayber'den sonra gelmiştir. Cafer Tayyar bin Ebû Talib hazretleri de validemizle birlikte dönmüştür. Efendimiz'in amcazadesi Cafer Tayyar bin Ebû Talib'e karşı olan muhabbetine bakın ki, "Cafer'in gelişine mi sevineyim, Hayber'in fethine mi sevineyim" demiştir. Efendimiz nazarında bu kadar kıymetli olan bir zat elbette Allah'ın nazarında da çok kıymetli olur.
Ümmü Habibe validemiz döndüğünde Efendimiz'e nikah merasimini anlatmıştır, biz de bu bilgileri oradan öğreniyoruz. Validemiz hediye verilen kokuları Efendimiz'e göstermiş, Efendimiz bunların kullanılmasını yasaklamamıştır. Validemiz, cariye Ebrehe'nin de müslüman olduğunu ve Efendimiz'e çok tazimler ilettiğini söyleyince Efendimiz keyiflice gönderilen selamı almıştır. Ebrehe tabiin sınıfındadır, çünkü Efendimiz'i görmemiştir. Veysel Karanî hazretleri de Asr-ı Saâdet’te hayattaydı ancak Cemâl-i Mustafa'yı zahiren görmemişti. Zahiren kelimesini ilave etmezsek işi anlatamayız, malum Efendimiz Âlem-i Cemâl’e göçtükten sonra Medîne'ye geldiğinde herkese Efendimiz'in tarifini sormuş, tariften sonra "Ali biraz görmüş" demiştir. Hz. Necaşi de tabiindendir. Cenaze namazını Efendimiz gıyaben kıldırmıştır. Bizde usuldür, "Hayrü’t Tabiîn Veysel Karanî, Reissü’t Tabiîn Hasan-ı Basrî'dir". Hasan-ı Basrî Efendimiz çok yüksek bir alimdir, onun için reis denmiştir.
Validemizin akrabası olan Hz. Osman, Resûlullah’ın müsaadesi ile validemiz şerefine bütün Medine ahalisine tekrar düğün yemeği vermiştir.
Ümmü Habibe validemizin Medîne'ye gelmesi Kurban bayramından biraz öncedir. Efendimiz ile beraberlikleri üç seneden azdır. Bu sırada Ebû Süfyan hala müslüman değildir ama düşmanlığı içinde azalmasa bile düşmanlık göstermesi azalmıştır çünkü Efendimiz fiilen damadı olmuştur. Ebû Süfyan her ne kadar Efendimiz'e düşmanlığı olsa da, Resûlullah Efendimiz'i takdir eden, dünya görüşü olan bir heriftir.
Allah gani gani rahmet eylesin, Ahmet Muhtar Büyükçınar geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz, günümüzün tefsir yazacak kadar büyük bir alimlerinden birisiydi. Ezher'de Hanefî fıkhı dersi okutmuş bir Ehli sünnet alimiydi. Kendisi şöyle derdi "Ben Ebû Süfyan'ın da, oğlunun da, torununun da müslümanlığına inanmam". Kendisi bu kişilerin kılıç zoru ile müslüman olduğunu söyleyenlerdendir.
Hudeybiye hicretin altıncı senesindedir, önemine bakın ki, Fetih Sûresi bu olaydan sonra inzal olmuştur. Mekke bir site devletidir, Hudeybiye anlaşması ile Medîne muhatab olarak kabul edilmiştir. Bu anlaşmayla birlikte Mekke site devleti, Medîne’yi devlet ve idare olarak kabul etmiştir. Efendimiz'in çevreye mektuplar göndermesi bu dönemde başlar. Mektuplardan madâ yakın çevreye elçiler de gönderilmiştir.
Bu elçileden biri Demrî kabilesi ileri gelenlerinden Amr bin Ümeyye'dir. Efendimiz, Amr bin Ümeyye’yi Habeşistan'a gitmekle vazifelendirmiş ve kendisine iki görev tevdi etmiştir: biri, daha önce sözü edilen, Efendimiz hazretlerinin Ümmü Habibe validemiz ile evlenmek istediğini yazdığı mektubu Necaşî'ye vermek, diğeri de halen Habeşistan'da olan müslümanları Medîne'ye çağırmaktır. Çünkü artık Mekkelilerle yaptıkları anlaşma gereği müşrikler müslümanları Mekke'ye sokmasalar da Medîne'ye ilişmeyeceklerdir.
Cafer bin Ebû Talib Efendimiz çok alim bir zattır. Daha önceden Hristiyan akidesini öğrenmiştir, hatta Mekke müşrikleri müslümanları Necaşî'den istediklerinde ilmi bir münakaşaya dahil olmuş, İslâm itikadındaki bazı hususları hristiyan itikadına göre anlatınca, Necaşî yere bir çizgi çizmiş ve "aramızdaki fark bu çizgi kadardır" demiştir. Necaşî imanını Habeşistan'daki müslümanların reisi olan Cafer bin Ebû Talip Hazretleri’ne izhar etmiştir. Necaşî, nikah merasiminden sonra iki tane gemi tahsis etmiş ve müslümanlar bu gemilerle Arabistan tarafına gitmişlerdir.
Hayber, etrafında köy benzeri küçük küçük kaleler olan büyük bir kaledir. Habeşistan'dan gelen müslümanlar, Medîneli müslümanlara bu kalelerden birisi olan Ketibe kalesinin ortadan kaldırılması sırasında kavuşmuşlardır. Efendimiz'in Cafer bin Ebû Talib hakkında söylediği "Cafer'in gelişine mi sevineyim, Hayber'in fethine mi?" sözü burada söylenmiştir.
Habeşistan muhacirleri Hayber gazvesine katılmamalarına rağmen ganimetten hissedar edilmişlerdir. Hukuken sadece gazveye iştirak edenler bu hisseden pay alırken muhacirlere bu hisseden pay verilmesi Ashâb'ın büyüklüğüne bir örnektir.
Hz. Ümmü Habibe validemiz bu sıralarda kırk yaşlarına yakındır. Dolayısıyla genç validelerimiz bu evliliğe çok üzülmemişlerdir. Bunu söylememiz edepsizlik değildir, çocukların anne ile olan ilişkisi baba ile olan ilişkisi gibi değildir, çocuklar annelerine çok naz yaparlar. Fakir, iki eli birden dolu iken rahmetli anneciğime sarılırdım, dur elimdekini dökeceksin diye söylenirdi anneciğim, bu ana-oğul cilvesidir, babaya böyle birşey yapamazdık.
Resûlullah Efendimiz Hazretleri’ni ve muhterem zevcelerini hayatımızın dışına koymayacağız. Her zaman söylüyorum, Resûlullah Efendimiz'in yeri başımızın üstü değildir, başının üstü senin dışındır, sen Efendimiz'i baş tacı yapma, O'nu gönül tahtının sultanı yap, gönlüne sok O'nu!.. O zaman Resûlullah ile beraber olmuş olursun ve O'nu uzaktan ziyaret edilecek bir mübârek olarak görmek yerine eline ayağına sarılma cesaretin olur. Efendimiz sarılmayı ve toka etmeyi çok severdi. Efendimiz sarılarak severdi, el teması yapardı. Efendimiz yavrularına da, Ashâb’ına da, arkadaşlarına da yakındır. Biz O’ndan uzağız, O bize yakındır. Annelerimiz ile terbiye hududunu aşmamak ve cilve hududunda kalmak kaydı ile biraz daha laubali olabiliriz. Bu laubali olalım demek değildir. Bir de meşreb meselesi vardır, bazı insan öyle yapmayabilir ama ben şahsım olarak bütün annelerimizin tek tek elini eteğini öpmek isterim. Efendimiz'in Hz. Hatice'den olan evlatlarına kol kanat geren Hz. Sevde'nin bastığı yeri öpmek isterim. Niye uzaktan olsun, onlar hiçbir zaman bize uzaktan ve tepeden bakmamışlardır. Affedici, sevici, muhabbet edici olmuşlardır.
Nâsa muhalif olmayan örf, uyulması gereken kaidelerdendir. O zamanki Arap örfünde evlenilmek istenilen kızın babasına, baba yoksa amcaya, amca yoksa amcaoğluna sorulurdu. Resûlullah Efendimiz hazretleri Ebû Sufyan'a sormamıştır çünkü kendisi gayrimüslim bir putperesttir. Onun için bu evlilikten Ebû Süfyan'ın haberi olmamıştır. Fakat kendisinin düşman olduğu bir zatla kızı evlendiği halde kızına kızması bekleniyorken Ebû Süfyan'ın sözü önemlidir: "Muhammed, isteği geri çevrilemeyecek kadar kıymetli bir zattır, kızım iyi yapmış."
Benim kişisel kanaatim şudur, Ebu Cehil dahil, Hz. Safiye’nin babası Ben-i Nadir yahudilerinin reisi dahil hepsi Muhammed ibni Abdillah Aleyhisselâtu Vesselâm’ın peygamber olduğunu, afedersiniz kimse kusura bakmasın, eşşek gibi biliyorlardı. Sosyal statüleri, inatları, nefisleri itirafa mani olmuştur. Ebu Süfyan da biliyordu. Onun için kalp yeterli değildir, dil ile teyid gereklidir. İstisnası vardır, bedenî eziyetten kurtulmak için böyle yapılabilir. Ebu Sufyan’ın bu sözleri söylemesi üzerine Mümtehine suresinin şu ayeti nazil olmuştur:
عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةًۜ وَاللّٰهُ قَد۪يرٌۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
“Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”[1]
Biz, Resûlullah Efendimiz'i takdir etmeye edep ederiz. O bizim sevgilimizdir, canımızın canıdır, Allah'ın takdir ettiğini, övdüğünü bildiğimiz için O'na olan salavatımızı bile kendimiz yapamayıp Allah'tan niyaz eder ve "Ya Rabbi, bizim namımıza Efendimiz Muhammed'e salat et" deriz. "Allahümme salli alâ Muhammed.." bu demektir. Allah-ü Zü'l-Celâl'in Kur'ân-ı Kerîm'inde bize verdiği emirlerin hiçbirine yapmam demiyoruz, salavat emri hariç! "Ya eyyühellezine amenü sallü aleyh..." emrine, peki başüstüne Ya Rabbi demiyoruz... Bu mesele çok incedir, Resûlullah Efendimiz'in kadri vâlâsı için biz, Allah ve melekleri O'nu her an övdüğünden dolayı övemeyeceğimizi Rabbimiz'e beyan ile O'na niyazda bulunuyor ve “Ya Rabbi, senin bu emrini yerine getirmeye biz kadir değiliz, sen bizim namımıza getiriver” diyoruz, çünkü emri yerine getirmeye kadir olmadığını söylemek bu emri yerine getirmek demektir. “Allahümme” ile başlayan her cümle dua cümlesidir.
Efendimiz hazretlerinin içselleştirilmesi bu tarz düşünce ile olur, O’nu yukarılarda bir zat olarak değil, içimizde aramalıyız ve bulmalıyız.
Efendimiz hazretleri, Ümmü Habibe validemiz henüz Haberşistan'dan dönmeden hücresini yaptırmıştır. Efendimiz'in Kabri Saâdetleri’nin bulunduğu yer Ayşe validemizin hücresi, bu hücrenin tam doğusu ise Sevde validemizin hücresi, Şebeke-i Şerif'in olduğu, vecahen salatu selamımızı yaptığımız yer Hz. Hafsa'nın hücresi, onun doğusundaki yer ise Hz. Zeyneb'in hücresidir. Ondan sonraki hücreler Hz. Ayşe'nin hücresinin kuzeyindedir. Hz. Ümmü Habibe'nin hücresi burada bulunan hücrelerin en sonundadır. Bu hücrelerin hepsi dokuz metrekareden küçüktür. Efendimiz'in mescide çıktığı kapı, Hz. Ayşe'nin hücresinin yanıbaşındaki kapıdır.
Hz. Bilâl'in Resûlullah Efendimiz'in hanelerini dolaşma yetkisi vardı. Su, süt gibi ihtiyaçları hücrelere getirme gibi işlere bakıyordu. Bu şekildeki davranış Osmanlı sarayında da vardır. Görevlilerin bazılarının ayakkabılarında tahta, bazılarının ayakkabılarında metal vardır. Çıkardıkları seslere göre girebilecekleri bölümler ayrıdır. Öyle filmlerde gösterdikleri gibi Vezir-i Azam Paşa hazretleri ile Haseki görüşemez.
Ümmü Habibe validemizin hücresine yerleşmesine Hz. Bilâl yardım etmiştir. Hz. Ümmü Habibe'nin bir de hanım yardımcısı vardır. Validemiz yardımcıları ile kendi arasında iş bölümü yaparak hücresini temizleyeme bizzat yardım etmiş, keçi kılından bir yaygıyı hücresine sermiş ve Habeşistan'dan getirdiği kokulardan da etrafa serpmiştir. Akşamüstü Efendimiz hazretleri Ümmü Habibe validemizin hücresine gelince hem etrafın derlenip toplandığını, hem de güzel koktuğunu görmüş ve iltifat buyurmuştur; "Mekke Reisinin kızı... Onlar etrafı döşeyen, bakan, yerleşik, medeni insanlardır, onlar bedevî değildir." Efendimiz bu taltifi ile bedeviliğin değil medenîliğin takdir edilmesi gerektiğini bize öğretmektedir. İslâm medeniyettir, bedeviyyet değildir.
Fıkıh açısından Habeşistan'ın iki konuda önemi vardır; birisi gıyabî nikah, birisi gıyabî cenaze namazı... Neçaşî için gıyabî cenaze namazı kılınmıştır, Hz. Ümmü Habibe validemiz için de gıyabî nikah kıyılmıştır.
Resûlullah Efendimiz ile validemiz dört yıldan az birlikte yaşamışlardır. Validemiz, Efendimiz'in göçmesinden sonra otuz sene kadar çok zahidane bir hayat yaşamıştır.
Muaviye validemizin kardeşi olduğu için kendisine mü'minlerin dayısı denmiştir. Bu Muaviye'nin büyüklüğünden değil, Ümmü Habibe validemizin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Tarih içinde çıkan fitne ateşinden uzak kalmış, Hz. Ayşe validemiz gibi müdahil olmamıştır. Safiye validemiz gibi Hz. Osman Efendimiz’e yardım etmiştir. Validemiz Hz. Osman'ın evine geldiğinde muhasara etmiş olan asilerden biri saygısızlığı ileri götürmüş, hatta validemizin başörtüsünü çekmiştir. Tanıdı, tanımadı önemli değil, orada Ümmü Habibe validemiz üzülmüş, kalbi kırılmış ve sinirlenmiştir. Allah-ü Zü'l-Celâl bir hadis-i kutside "ben kırık gönüllerdeyim" buyurmuştur. Gönül kırmamak lazımdır.
"Gönül, gönüldür olsa da göğsünde bir kahpenin,
O'nu yıkan gitmesin tavafına Kâbe'nin"
Validemiz bu üzüntü ile beddua etmiş ve Allah-ü Zü'l-Celâl o anda bu duaya cevap vermiştir.
Efendimiz Hazretleri’nin ahirete teşriflerinden sonra validemizin geçimi diğer validelerimiz gibidir. Validemiz Hicret'in 44. senesinde Medîne'de vefat etmiş ve diğer validelerimizle birlikte Cennetü'l Bakî'ye defnedilmiştir. Validelerimizin kabirlerinden bahsetmişken şu nottan da bahsedelim, Şam Kabristanı'nda iki tane validemizin kabri olduğu söylenir ancak onlar makamdır.
Hz. Ebûbekir'in kızı, Hz. Ayşe'nin ablası Esma binti Ebûbekir ile o zaman henüz İslâm'ı kabul etmemiş olan annesi arasında geçen bir hadise vardır. Esma hazretlerinin annesi kızını ziyarete geldiğinde, Esma hazretleri annesini müşrik olduğu için eve almak istemez. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm Resûlullah'a şu âyeti getirmiştir:
لَا يَنْهٰيكُمُ اللّٰهُ عَنِ الَّذ۪ينَ لَمْ يُقَاتِلُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ اَنْ تَـبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُٓوا اِلَيْهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِط۪ينَ
"Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever."[2]. Efendimiz bu âyetin gelmesi üzerine Hz. Esma'ya haber göndermiştir.
Bunun benzeri bir hadiseyi Hz. Ümmü Habibe validemiz de yaşamıştır. Hudeybiye şartlarından biri Kureyş dışında kalan kabilelerin Hz. Peygamber'in veya Kureyş kabilesinin emniyet ve garantisini kabul edip etmemekte serbest bırakılmalarıdır. Huzâa kabilesi Resûlullah Efendimiz hazretlerinin garantisini, emniyetini güvenliğini tercih ederek O’nun tarafına geçmiştir. Halbuki Huzâalılar ile Benî Bekir kabilesi gibi Medîneli bazı kabileler arasında eskiden kalan bir düşmanlık vardır.
Benî Bekr kabilesi Kureyş'in de desteğini alıp bir gece vakti Beni Huzâa'ya hücum eder. Bu baskında Kureyş'in ileri gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, İkrime bin Ebû Cehil, Süheyl bin Amr, Huveytib bin Abduluzza gibi kimseler de vardır. Bu baskında Huzâa'dan 23 kişi ölür, geri kalanlar Harem'e sığınırlar. Resûlullah Efendimiz'e haber verilmesinden sonra sözlerini tutmadıkları, anlaşmayı bozdukları için müslümanların hücumuna uğrayacaklarından korkan Kureyş, Ümmü Habibe validemizi de bahane göstererek Ebû Süfyan'ı anlaşmayı yenilemek ve Efendimiz'den özür dilemek üzere Medîne'ye göndermek isterler. Ebû Süfyan bu teklife olmaz diyerek "Biz O'nu gençliğinden beri tanıyoruz, gençliğinde bile hiç sözünü bozmadı, bozanlara da katiyyen yüz vermezdi" demiştir ancak kızının Efendimiz ile evlenmesini de düşünerek ısrarları kabul etmiş ve Medîne'ye gitmiştir. Medîne'ye geldiğinde Resûlullah'ın zevcezi ve mü'minlerin annesi olan kızı Ümmü Habibe validemizin hücresine gelir. Hücre dediğimiz içinde sadece bir döşek olan küçücük bir oda... Döşeğin üstüne çarşaf serersen yatak olur, örtü örtersen minder olur... Ebû Süfyan validemizin hücresinde tam döşeğe oturmak üzereyken validemiz aniden yatağı toplar ve kaldırır. Ebû Süfyan oturmak üzere olduğu için düşmekten ancak duvara tutunarak kurtulur ve bu yüzden kızına şer bulaştığını söyleyip çıkışır. Validemiz ise "Halen İslâm'a şer diyorsun, burası Peygamber'in evi, sen burada duramazsın, çık dışarı" der. Ebû Süfyan dışarıda da kimseden yüz bulamaz, kimse selam vermez, herkes sırtını döner. Bir ara oturduğunda, o sırada müslüman olan Hâlid bin Velid ile karşılaşırlar, Hâlid bin Velid Ebû Süfyan’a müslümanlara halen düşmanlık ettiğini, aklını başına alması gerektiğini söyler, Ebû Süfyan buna karşı bazı şüphelerim var deyince Hâlid bin Velid dayanamaz ve "başını alıvereyim, şüphen kalmaz" der.
Baba seni âlem-i ulvîden âlem-i süflî olan bu aleme getiren vasıtadır. Mürşid-i Âlem olan Resûlullah ise süflî alemden ulvî aleme götürendir, hangisi büyük? Ulema ve meşayih-i izâm da öyledir. Mürşid, o kişiyi ulvî âlemden suflî âleme getirmeye vesile olan babadan üstündür. Anlayan anlar, anlamayanlar da anlar hale gelir inşallah. Validemiz, babası Ebû Süfyan'ı evine sokmayacak kadar ciddi bir müslümandır. Şia, Hz. Ümmü Habibe validemize en az Hz. Ayşe validemize dil uzattığı kadar dil uzatır. Ben anneme dil uzatanlarla kardeş olamam!
Ümmü Habibe validemiz bir gün Efendimiz’e sordular: “İbadetleri yapıyorum da bir şey daha yapsam nasıl olur”, Efendimiz cevaben: “Günlük farzlara ilaveten 12 rekat nafile namaz kılarsan cennetteki köşkün hazırdır. Bu sadece senin için değil bütün müminler için geçerlidir” buyururlar. Ahmed ibni Hanbel’in Müsned’inde vardır bu hadis-i şerif. Validemize göçene kadar bu nafile namazları kılmıştır.
Hz. Ümmü Habibe rahatsızlanınca Hz. Ayşe ve Hz. Ümmü Seleme validemizi yanına çağırarak onlardan helallik almış, birbirlerine sarılmışlardır. Elhamdülilliah, Cennetü’l Baki’de diğer validelerimizin kabr-i mübarekleri ile birlikte Ümmü Habibe annemizin de kabr-i şerifini ziyareti Rabbim nasip etti, şefaatini de nasip etmesini diler ve dilenirim.