7. Bölüm

Hz. Ümmü Seleme


HZ. ÜMMÜ SELEME HİND BİNTİ EBU UMEYYE

Hz. Zeyneb validemiz 625 yılının eylül ayında ahirete göçmüştür. Efendimiz’in Ümmü Seleme validemiz ile evlenmesi ise 626 yılının mart ayındadır.

 

Ümmü Seleme validemiz, Efendimiz'in bi'setinden yaklaşık onbeş sene önce, asil bir ailenin mensubu olarak Mekke'de doğmuştur. Asıl adı Hind'dir, Ümmü Seleme künyesidir. Künye başka, lakap başkadır. Künye Araplar için önemlidir. Üm anne, Eb baba demektir.

 

Validemiz önemli bir kabile olan Benî Mahsun kabilesindendir. Evlenme yaşı geldiğinde halazadesi Abdullah ibni Abdulesed ile evlenmiştir. Ümmü Seleme validemiz Dârü'l Erkam'da yer almış ilk hanım müslümanlardandır. Halazadesi Abdullah ile evlendikten sonra Habeşistan'a hicret etmişlerdir. Habeş hicreti çok önemlidir, ayrı bir konu olarak kitaplaştırılması gerekir. Bu konu yeterince önemsenmiyor… Habeş hicreti iki grup halinde yapılmıştır, münferit dönüşler olmuştur, Hayber'e kadar yirmi sene devam etmiş bir süreçtir. Validemizin Habeşistan'da bir yavrusu dünyaya gelmiş ve ismini Seleme koymuşlardır. Validemizin künyesi bu çocuğundan gelmektedir.

 

Hz. Ümmü Seleme'nin peder-i muhteremleri de çok önemli bir kişidir. Cömertlik, Allah indinde çok makbul bir haslettir. Hakem-i Tayî, Benî Tay kabilesinin cömertliği ile meşhur reisidir ancak müşriktir. Resûlullah Efendimiz, bir gün ufka bakıp düşünceli şekilde söyle buyurmuştur: "Hakem-i Tayî'yi görüyorum, cehennemde ama yaptığı cömertlikler ateş ile arasına duvar olmuş." Allah koyduğu kaideden vazgeçmez, buna mecbur ve mahkum değildir ancak adetullah, sünnetullah böyle tecelli eder. Allah sözünden dönmez. Dolayısı ile madem ki mü'min değildir, cehennemdedir. Ancak, Allahü Teâlâ cömertliğinden dolayı Hakem-i Tayî'yi yakmıyor...

 

Ebu Ümeyye Süheyl ibni Mugiyre yani Ümmü Seleme validemizin pederi âlileri cömertliliği ile meşhur bir kimsedir. Kendisi ticaret ile meşgul, yanında başka çalışanlar ve tüccarlar var. İster ticaret olsun, ister ziyaret olsun, her yolculuğa çıktığında yanındakilere de yetecek kadar azık alıyor yanına. Onun için "Zâdü’l Rak" lakabını almıştır, manası yol azığı demektir. Atike binti Âmir de, Benî Mahsun kabilesinin başka bir koluna mensuptur ve validemizin annesidir.

 

Ümmü Seleme validemiz ve ailesinin Habeşistan'dan döndükten sonra Medîne'ye hicretleri çok sıkıntılı olmuştur. Benî Mahsun kabilesinin kısmı küllisi müşriktir. Bu kişiler Ebû Seleme'ye Ümmü Seleme validemizi yanında götüremeyeceğini söylemişler, yollarını kesmişler ve Ebû Seleme’yi zevcesinden ve ailesinden ayırmışlardır. Bu zulümden dolayı validemiz yalnız kalmıştır. Validemiz bu günleri şöyle anlatır: "Akrabalarım kocamı benim yanımdan alınca, kocamın akrabaları da oğlumu yanımdan aldılar. Oğlumu benden almaları bile çocuğumun canını acıtarak oldu, bir sene sabah akşam gözyaşı döktüm. Sonraları, nihayet acıdılar da istersen kocanın yanına git dediler, kocamın akrabaları da oğlumu yanıma getirdiler ve oğlumla beraber gittik." Bu süreç bir seneye yakın sürmüştür. Bu süreçte yine Ebû Seleme'ye izin verilmemiş ancak Ebû Seleme, validemiz ve oğluna göre bir başka yoldan Medîne'ye hicret etmiştir. Böylece hasret bitmiş ve aile Medîne'de tekrar bir araya gelmiştir. Birgün Ebû Seleme Medîne'de evlerine neşeli gelir, bu hali validemiz merak edip sorar. Bunun üzerine Ebû Seleme hazretleri mutluğunun sebebinin Efendimiz’den duyduğu şu cümleler olduğunu anlatır: "Resûlullah'dan işittim, müslümanlardan bir kimse bir musibete uğradığında “inna lillah ve inna ileyhi raciun” derse ve arkasından, “Ya Rabbi uğradığım musibete sabretmeyi ihsan eyle, sabretmenin de mükafatını ihsan eyle, sabretmeye mecbur kaldığım halden daha hayırlısını ihsan eyle” diye dua ederse Allah mutlaka onun duasını kabul eder."

 

Evlilikte muhabbet olmazsa olmaz unsurlardan biridir. Ebû Seleme hazretleri ile Ümmü Seleme validemiz arasında çok ciddi bir muhabbet vardır.

 

O zamanlarda savaşlardan ayrı olarak ani ölümler de çok oluyordu. Ümmü Seleme validemiz birgün kocasına şöyle bir anlaşma teklif eder: "Cennetlik kocası ölen bir kadın sonradan başkası ile evlenmezse Allah mutlaka onu cennette kocası ile yanyana getirecektir, aynı şekilde cennetlik bir hanımı vefat eden cennetlik bir erkek de sonra başka bir hanımla evlenmezse Allah onu da cennette hanımı ile bir araya getirecektir. Öyleyse gel seninle bir sözleşme yapalım, ne sen benden sonra kimseyle evlen, ne ben senden sonra kimseyle evleneyim." Ebû Seleme bu teklifi kabul etmez ve zevcine kendisi öldüğü zaman evlenmesini söyler. Muhabbete bakın ki, Ebû Seleme bunu dedikten sonra şu duayı etmiştir: "Ya Rabbi, Ümmü Seleme'ye ben öldükten sonra benden daha hayırlı, onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir zevc nasip et". Sevgi böyle olur, benden sonra evlenirsen hortlar gelir gırtlağına sarılırım demek sevgi değildir. Bu incelikleri öğrenmemiz için bu teferruatı anlatıyoruz. Teferruatlarda kemâl gizlidir.

 

Bu olay üzerinden çok zaman geçmeden Uhud muharebesi meydana gelir ve Ebû Seleme hazretleri Uhud'da çok ciddi yaralar alır. Tedavi edilmesine rağmen yaraları daha sonraları tekrar açılır, bu yüzden hazret bir türlü sıhhatine tam olarak kavuşamaz. Ancak Ebû Seleme kuvvetli bir askerdir, tam kapanmamış yaralarına rağmen Benî Esed kabilesine düzenlenen ve adına Katan seferi denen bir seriyyeye komutan olarak katılır. Ebû Seleme hazretleri bu seferi kazanmış ve Medîne'ye muvaffakiyet ile dönmüştür. Fakat harbin yorgunluğu ile Uhud'da açılan yaralar yeniden ağırlaşır ve Ebû Seleme artık yataklık olur. Ümmü Seleme hazretleri bu süre zarfında büyük bir merhamet, şefkat ve ehliyetle kocasına bakmış ve hizmet etmiştir ancak beş ay kadar süren bu yatak tedavisi de cevap vermeyince Ebû Seleme hazretleri şehiden vefat etmiştir.

 

Vefat haberi Risâletpenah Efendimiz'e gelince Efendimiz hemen Ebû Seleme'nin evine gitmiş, orada naaşı şerifin baş ucuna oturmuştur. Gözlerini mübârek elleri ile kapatmış, yüzünü örtmüştür. Bu esnada "Ruh çıktığında göz onu takip eder" hadîsini buyurmuştur. Gözleri açık mevtalara dikkat edilirse gözler ekseriyetle yukarı bakar. Bir kısmı da yana bakar, o yana bakılan ruh değildir. Bunlar umumi konuşulacak konular değildir ancak yeri geldi söyleyelim, sağa veya sola bakmak katip meleklere bakıştır.

 

Bizde güneydoğuda olduğu gibi Araplarda da ağıt adeti vardır. Efendimiz müteaddid kereler bu konuda uyarılar yapmasına rağmen ağıt hadiseleri tekrar edince şöyle buyurmuştur: "Siz, gerek vefat eden için, gerek kendiniz için, özellikle ölüm anında hayırdan başka birşey söylemeyiniz, çünkü naaşın başında melekler vardır, söylediğiniz herşeye amin derler, onun için hep hayır söyleyin."

 

Efendimiz, Ebû Seleme için bizzat başucunda oturarak dua buyurmuştur: "Ya Rabbi, Ebû Seleme'yi affettiğin kullarının arasına ilhak eyle, derecâtını âli eyle, arkasında kalanlara sen kefil ol, arkada kalanlar için Ebû Seleme'nin halifesi sen ol Ya Rabbi, kabrini genişlet, orada da ebeden nurunu çoğalt". Ümmü Seleme validemiz Efendimiz'in bu ziyaretine teşekkür edip duayı da dinledikten sonra şu suâli sorar: "Bundan sonra ben nasıl dua edeyim Ya Resûlullah?" Efendimiz Ümmü Seleme validemize, kendisini ve zevcini ayırmadan, beni ve merhum zevcemi affet gibi dua etmesini söyler. Ardından da "bana da arkasından daha hayırlısını ihsan eyle" şeklinde eklemesini söyler. Efendimiz böyle söyleyince Ümmü Seleme validemiz, “benim için en hayırlı olan merhum zevcimdi, Resûlullah böyle buyurduğuna göre ondan daha hayırlı kim olabilir?” diye düşünmeye başlar. Efendimiz Ümmü Seleme validemizin bu şekilde dua etmesini ister çünkü çok fedakar olan validemizin dört çocukla tek başına kalmasına gönlü razı olmamıştır. Efendimiz'in evliliklerinde bunlar gözardı ediliyor. Efendimizle evlilikleri öncesinde Sevde validemizin beş tane çocuğu vardı, Hz. Hatice'nin üç tane çocuğu vardı.  Bir de Efendimiz'in Hz. Hatice'den olan çocukları var... Bunları neden düşünmüyoruz?

 

Dört çocukla birlikte, bir Uhud şehidinin kavî bir müslüman olan hanımının bu şekilde çocukları ile yalnız kalmasına razı olmayan Efendimiz, validemizin iddet müddeti bitince Ashâb’ına “Ümmü Seleme ile evlenmeyi isteyen varsa gitsin söylesin, Ümmü Seleme de razı ise evlensin” buyurmuştur. Ancak validemiz bu teklifleri kabul etmemiştir. Hatta teklifi yapanlar içinde Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer de vardır.

 

Bir müddet daha geçince bu sefer Fahr-i Kâinat Efendimiz teklifte bulunur. Validemiz bu teklifi duyunca merhum zevcinin duasının kabul olduğunu görür ve buna çok sevinir. Ancak sevinci ve menfaati aklının önüne geçmez, “benim dört tane çocuğum var, Resûlullah'ın pek çok işi var, bunlar vazifesinde aksamalara sebebiyet vermese bile vazifesini yaparken aklına gelerek bile onu yorar” düşüncesi ile benim böyle bir şeyi yapma hakkım yok diyerek kibar bir lisan ile, bu endişelerini de çok fazla dile getirmeden ama ihsâs ederek, Efendimiz'in kendilerine elçi olarak gönderdiği Hatip ibni Beltâ'yı geri gönderir. Efendimiz bu nazik düşünceyi öğrenince bizzat kendileri giderek evlenme teklifinde bulunurlar. Validemiz, Efendimiz'in bizzat teklifi üzerine bunun büyük bir şeref olduğunu ancak kendilerinin biraz yaşlı olduğunu, diğer eşlerinden ikisinin çok genç olduğunu, bir de kendisinin merhum kocasından öyle gördüğünü belirterek Efendimiz'i kıskanabileceğini ve kendisinden hoşlanılmayacak bir hareket ile karşılaştıklarında Allah'ın da, Efendimiz'in de gazabına uğramaktan korktuğunu iletir. Ayrıca o zamanki adetler gereğince, kendisinin velilerinden nikah şahitliği yapacak kimsenin de olmadığı söyler. Efendimiz bunların hepsine teker teker cevap vermiştir.

 

Bunları teferruatlı konuşmamızın nedeni Efendimiz'in bu tip suâllere nasıl cevap verdiğini öğrenmemiz gerekliliğidir. Bu tip suâller günümüzde de vardır. Ve her sorunun cevabı Efendimiz'dedir.

 

Efendimiz'in Ümmü Seleme'ye verdiği cevaplar şöyledir: "Yaşlı olduğunu söylüyorsun, ben çok mu gencim? Bir kadının kendinden yaşlı bir erkekle evlenmesi ayıp değildir, bir erkeğin de kendinden yaşlı bir hanımla evlenmesi ayıp değildir. Çocuklarından bahsettin, senin çocukların benim çocuklarım olacak. Geçimleri zaten Allah'tadır ama benim vesilemle olacaktır. Kıskanç olduğunu söylüyorsun, iyi bir huy değildir, o kıskançlığı senden kaldırması için ben Rabbim’e dua ederim. Yanında şahitlik edecek velin olmadığını söylüyorsun, burada olan veya olmayan velilerin içinde bana razı olmayacak hiçbir velin yoktur."

 

Ümmü Seleme hazretlerinin Efendimiz hazretlerine açıkladığı endişeleri Efendimiz tarafından cevaplandırılınca Ümmü Seleme hazretlerinin zihnini meşgul eden tüm endişeler yok olur. Validemiz, o sırada reşid bir delikanlı olan oğlu Ömer'e seslenerek "Ömer, kalk beni Resûlullah'a nikahla" buyurur. Böylece, Hicri 4. yılın Şevval ayının sonlarına doğru yani 626 yılının Mart ayında Efendimiz ile Hz. Ümmü Seleme nikahlanırlar.

 

Ümmü Seleme validemize hücre olarak evvela ahirete göçen Zeyneb validemizin hücresi verilmiştir, daha sonrasında Hz. Ayşe validemizin hücresinin kıble istikametinden tersine doğru ilave hücre yapılmış ve validemiz orada yaşamıştır. Efendimiz'in sonraki zevceleri hep bu yönde yapılan hücrelerde yaşamışlardır.

 

Bu sıralarda bir diğer kutlu haber olarak 626 ayının Ocak ayında Hz. Hüseyin dünyaya gelmiştir. Efendimiz'in Ümmü Seleme validemiz ile evlenmesi bu doğumdan bir, bir buçuk ay kadar sonradır.

 

Ümmü Seleme validemiz, Efendimiz'in Zevce-i Muhteremeler’i olunca bir düğün yemeği verilmiştir. Bizler bu haberi Ümmü Seleme validemizden alıyoruz. Validemiz, "Resûlullah'ın zevcesi olunca, birkaç ay önce vefat etmiş olan Zeyneb'in odası bana verildi. Odada olanlar, bir çömlek, bir çanak, bir testi, bir el değirmeni, içi sadece hurma ağacı lifi doldurulmuş bir yastık ve yatak... Çömleğin içinde biraz erimiş yağ, çanakta da arpa vardı. Arpayı el değirmeninde öğüttüm, çömlekteki yağ ile bulamaç yaptım." İşte Resûlullah'ın düğün yemeği buydu: öğütülmüş arpa ve yağ...

 

Ümmü Seleme validemizin bir özelliği de Efendimiz'in en uzun yaşayan zevcesi olmasıdır. 61. hicri yıla kadar yaşamıştır validemiz, 84 yaşlarında göçmüşlerdir.

 

Ümmü Seleme validemizin şahit olduğu bazı âyet nüzûlleri vardır. Bu, bazı kaynaklarda karıştırılmaktadır. Bu yanlış rivayetlerden biri şudur: Birgün Efendimiz, Hz. Fâtıma, Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Hz. Hasan, Ümmü Seleme hazretlerinin hücresine gelirler ve beraberce yemek yerler. O sırada Ahzâb sûresinin 33. âyeti nazil olur:

 

وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْاُو۫لٰى وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يراًۚ

“Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah'a ve Resülüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” Yanlışlık burada başlamaktadır. Bu rivayete göre âyetin inzal olması ile Efendimiz, kızını, damadını, torunlarını hırkasının altına alır ve “Bunlar benim ehli beytimdir, bunlardan günahı gider ve temizle” diye dua eder. Hatta sözü devam ettirip şu rivayeti de ekliyorlar bu yanlışlığa: Efendimiz'in bu duası üzerine Ümmü Seleme validemiz "Ya Resûlullah, ben de ehli beytindenim" der, Efendimiz "Evet, inşallah" der. Bu rivayet tamamen uydurmadır. Böyle bir hadise olmamıştır. Evet, bu âyet Ümmü Seleme validemizin hücresinde gelmiştir. Bu sırada Efendimiz’in yanında torunları, kızı ve damadı vardır. Ancak bu âyetin gelmesi üzerine Efendimiz onları abası altına almamıştır.

 

Hicaz, malum Kızıldeniz'e paralel, ince, uzun bir toprak parçasıdır. Doğusunda sıradağlar, sıradağların arkasında da Necid çölü vardır. Necid bir bölgedir, Asran bir bölgedir, Necran bir bölgedir... Necran'da hrıstiyanlar yaşar. Bu hristiyan Araplar Resûlullah Efendimiz hazretlerini -Estağfirullah el-Azîm- imtihan etmek istemişlerdir. Bu kişiler bilgili adamlardır, İncil'de yer alan "benden sonra Ahmed gelecek" mealinde âyeti bilmektedirler. Bu âyette geçen Ahmed'in, Muhammed Aleyhissalâtu Vesselâm olup olmadığını imtihan etmek niyetindedirler.

 

Efendimiz ile Hz. Fâtıma'nın evi arasında mahremiyet olması için sadece bir duvar vardır. Kapı bile yoktur, odalar perdelerle ayrılmıştır. Orada Hz. Fâtıma, kayınvalidesi Fâtıma binti Esed, Hz. Ali Efendimiz ve çocukları yaşamışlardır. Böyle olunca, Efendimiz oraya çok sık uğramıştır, kızı ve ailesi ile çok müşterek bir hayat yaşamışlardır.

 

Efendimiz, Necran hristiyanları ile yapacağı görüşmeden önce yine Hz. Fâtıma’nın evine gelir. Dizine torunlarını, iki yanına da Hz. Ali ve Hz. Fâtıma'yı alıp, üzerlerine de bir giyecek aldıktan sonra "Ya Rabbi, bunlar benim yavrularımdır, senin merhametin, şefkatin benim onlara olan merhametimden elbette üstündür, beni bu masumlar hürmetine, gavurcukların karşısında mahcup etme" diye dua eder. İşte bunlara “Âli Aba” denir. Beş olduğunu belirtmek için de Arapçası ile Hamse-i Alî Aba, Farsçası ile Pençe-i Alî Aba denir. Yoksa, ehli beyte, yani ev ahalisine sadece bir çocuğunu mu koyacağız? Diğer kızlarını nereye koyacağız, ya diğer damatlarını? Halbuki bu hadiseyi doğru bilsek "Ehli beyt beş kişiden ibarettir" diyerek cahillikten öte büyük bir gaflet ortaya koyanlara cevabı yapıştırabiliriz.

 

Ümmü Seleme validemizin içinde olduğu bir diğer önemli hadisesi de Hudeybiye anlaşmasıdır. Hudeybiye anlaşmasının fikrî yapısını, sosyoloji ve politika ilmine vakıf olduğu için Hz. Hafsa, Efendimiz ile birlikte istişare etmiştir. Burada önemli bir nokta daha vardır, bu anlaşma savaşmaya gidildiği zaman yapılmıştır. Bu gidiş sırasında, yani savaş olma ihtimali çok yüksek olan bir seferde, Ümmü Seleme validemiz Efendimiz'in yanındadır. Hani kadınlar evde otururlardı? Resûlullah Efendimiz'in ahireti teşriflerinden sonra zevcelerinin evde oturması ile ilgili âyet umuma teşmil edilemez. Halâ o kafada olanlar var maalesef. Efendimiz'in fiili tatbikatı var... Benî Mustalik gazvesinde Hz. Ayşe yok muydu, Hubeydiye'de Hz. Ümmü Seleme yok muydu? Seferlere, gazvelere sadece Ezvâc-ı Tâhirat validelerimiz değil, Ashâb’ın hanımları da katılıyorlardı.

 

Hudeybiye anlaşmasını ilk olarak yazma görevi aynı zamanda vahiy katibi olan Übey bin Kaab'a verilmiştir. Fakat müşriklerin Übey Hazretleri’ne şiddetli düşmanlıkları olduğu için metni Hz. Ali yazıya dökmüştür.

 

Hudeybiye ile ilgili önemli bir ayrıntı daha vardır, Efendimiz'in devesi Kusva başını Mekke yönüne döndürdüklerine ilerlememiştir ama Medîne yönüne döndürdüklerinde ilerlemiştir. Bu olay birkaç kez tekrar edince Efendimiz "Kusva'nın bir bildiği var" der. Kusva, nasıl hicrette Hâlid bin Velid hazretlerinin evinde durarak işaret verdi ise, Hudeybiye'de de Efendimiz'e bir işaret vermiştir. Çünkü kainatta herşey Allah'ın mahlûkudur, kainatta herşey Allah'ı zikr eder. Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâla “bilmediklerinizi zikir ehline sorun” diyor. Zikir ehlini, namaz ehli, Kur'ân ehli olarak çevirenler var, elbette namaz en büyük zikirdir, Kur'ân da zikirdir ancak bunlarla sınırlı değildir. Allahu Teâla o âyette, atomun çekirdeğinin etrafında dönen elektronların zikrini de kastediyor. O da bir zikirdir. Dağ, taş herşey Allah'ı zikreder. Dolayısıyla, iradesi ile olmasa da Kusva da ehli zikirdir. Cebrâil Aleyhisselâm'ın getirdiği ilk oku emrine "Okuyamıyorum" diyen Resûlullah o zaman kainatı okuyamıyordu ancak artık Kusva'yı da okumaktaydı.

 

Hudeybiye anlaşması yapıldıktan sonra Efendimiz, Ashâb’ına kurban kesmelerini ve ihramdan çıkıyormuş gibi başlarını traş etmelerini söyler. Bu sırada anlaşma metninden hoşnut olmayan Ashâb’dan bazı kimseler vardır. Bu kişiler Efendimiz'in ileri görüşlülüğünün farkında değiller, en önemlisi de artık müslüman toplumunun müşrikler karşısında tüzel kişilik olarak kabul edildiklerini tam olarak farkedememişler, bu yüzden Efendimiz'in emrini duymamazlığa gelirler. Efendimiz'in huyudur, önemsediği bir konuyu üç kez söyler, burada da böyle yapmıştır ancak yine dinlememişlerdir. Bunun üzerine Efendimiz, gayet üzgün bir şekilde Ümmü Seleme validemiz için kurulmuş olan çadır veya gölgeliğe girer ve hanımı ile dertleşir. Büyük bir feraset ve anlayış sahibi olan validemiz, siz bilirsiniz ama ben şöyle düşünüyorum diyerek "Üzülmeyin Ya Resûlullah, siz bu emri evvela kendiniz âşikar olarak tatbik edin, dışarı çıkın, kurbanınızı kesin, traşınızı olun, ben de size yardım edeyim ama kimseye birşey söylemeyin" der.

 

Burada önemli bir nokta vardır, "Siz bilirsiniz Ya Resûlullah" diyerek bırakılmaz. Bu derviş terbiyesinde de böyledir. Şeyh birşey söyledi, "estağfirullah, benim ne fikrim olur" gibi sözler söylenmez, fikir söylenmelidir, terbiyesizlik olan sözü ikiletmektir. Kendi kendimize kâide icat etmemeliyiz.

 

Efendimiz, Ümmü Seleme Validemiz’in düşüncesini makul görür ve "peki hanımcım" diyerek tek başına dışarı çıkar. Kurbanlık devesini bizzat kendisi keser ve traşını olur. Efendimizi gören Ashâb da teker teker bu tatbikatı yerine getirirler.

 

Hanımcım dediğini nereden biliyoruz diyenler olabilir. Efendimiz'in güzel olmayan hitabı yoktur, hep mültefit ifadelerle konuşur. Hz. Ayşe validemiz iki bin küsür hadîs rivayet etmiştir. Bu rivayetlerden biri de şöyledir: "Resûlullah bizden hiçbirşey istemedi, hep sordu." Efendimiz taleplerini soru sigasiyle iletmiştir. "Su içelim mi?", "Yemeği yiyelim mi?", "Sofrayı toplayalım mı?" şeklinde… “Su getir” dememiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-ü Zü'l-Celâl baba, oğul peygamberlerin birbirlerine olan hitabında da bu inceliği göstermiştir. Mesela Hz. Harun, Hz. Musa'ya "ey anamın oğlu" diye hitap ediyor. Bu güzel bir ifade şeklidir. Baba oğul arasındaki konuşmalarda "baba", "oğlum" diye seslenme yoktur, "babacığım", "oğulcuğum" diye seslenme vardır. Bunlar güzelliştirme ve inceltme ifadeleridir. Allahu Tealâ bu âyetler ile peygamberlerinin bu şekilde konuştuğunu göstererek bize şunu demektedir; “babanıza babacığım, annenize anneciğim, çocuklarınıza yavrucuğum deyin”. Bu ifadeleri kullanmak şımarıklık meydana getirmez, çocuk sevgi görmezse iyi yetişmemiş olur. Bu ifade şekli bütün peygamberlerin sünnetidir, Efendimiz'in de fiili sünnetidir.

 

Bu olaydan çıkartacağımız hisse de şudur, Efendimiz makul olan bir görüşe, hanımının görüşüne uymuştur.

 

Efendimiz'in anlaşma yapmasını ve yaptığı anlaşmayı yerinde bulmamak, kalplerde bir derece ılıklık veya soğukluk hasıl olmasına neden olmuştur. Efendimiz'in sözü ikiletilir mi?! Üç kez söylüyor ama yine sözü dinlenmiyor!

 

Ashâb-ı Kiram'a saygımız azalmayacak ama hadiseleri de doğru bilmemiz gerekir. Efendimiz Ümmü Seleme validemizin düşüncesini yerine getirip kendi kurbanını ve saçını kestikten sonra diğer Ashâb’ın da aynı şekilde yapması ile bu soğukluk ortadan kalkmış, muhabbet ve ülfet tekrar peydah olmuştur. Bu işin bizi alakadar eden bir tarafı da budur, müslüman kardeşine karşı soğukluk taşınmamalıdır, hep kalbinde bir sıcaklık ve muhabbet olmalıdır.

 

Ashâb-ı Kiram’ın bu davranışının nedeni Mekke'ye girmeleri gerektiğini düşünmeleridir çünkü Ashâb buna güçlerinin yeteceğini düşünmektedir ancak artık ortada bir anlaşma vardır. Biz müslümanız, sözümüzde durmalıyız. Müslüman, Allah-ü Zü'l-Celâl'in Kitab-ı Kerîm’indeki  tariflerinden birine göre ahde vefakardır, emanete riayetkardır. Akif Bey’in meşhur bir hadisesi vardır; Mehmet Akif bey ile Kandilli Rasathânesi Başkanı Fatin Hoca çok iyi ahbaplardır. Akif bey Beylerbeyi'nde oturur, Fatin bey de Üsküdar Tunusbağı'nda... Birgün biryerde buluşmak üzere sözleşirler ancak sözleşme günü İstanbul'un meşhur poyrazlı yağmurlarından biri adeta kovadan boşalırcasına yağar. Fatin hoca, “bu havada Akif Hoca Beylerbeyi'inden çıkmaz” deyip yakın bir yere gider. Ancak tak kapı Mehmet Akif Bey bu şiddetli yağmura rağmen Fatin Bey’in evine geliverir. Akif Bey kendisini karşılayan kızına babası ile biryere gideceklerini ve çağırmasını rica edince Fatin Bey’in kızı babasının “Akif Bey bu havada gelmez” diye filanca yere gittiğini söyler. Akif Bey bu olay üzerine uzun süre Fatin Bey ile dargın durmuştur, yakın dostları zor barıştırmışlardır. Akif Bey "Benim sözümü tutmayacağımı ve sana gelmeyeceğimi nasıl düşünürsün, ben münafık mıyım?" diyerek tepkisini dile getirmiştir.

 

Efendimiz Hazretleri'nin de böyle bir hadisesi vardır. Birisiyle sözleşen Efendimiz, muhatabının gelmemesi üzerine, yanlış anlamıştır diyerek üç gün buluşacakları saatte buluşma yerine tekrar gitmiştir. Fahri Kainat Efendimiz işte böyle bir insandır ama biz O'na ümmet olabildik mi, bilmiyorum.

 

Bu konuda dua etmek elbette gereklidir ancak hiç inkara gerek yok, bir irade-i cüziyemiz vardır. Burada bahsettiğimiz ahalidir, bazı zevâtın irade-i cüziyesi yoktur, onların iradeleri Allahu Teâlâ'nın iradeleri ile tevhid halindedir. Hadîs-i kutsîde beyan edilen, “bazı kullarım vardır ki onların attıkları adım benim adımım, tuttukları el benim elim, konuştuktukları benim sözüm” mealindeki sözde belirtilenler bu zevâttır! Bunlar istisnalardır. Biz umumi ahaliden bahsediyoruz. Efendimiz hazretlerine benzemeye çalıştığımız miktarda adam olmaya yaklaşırız. Başkasını örnek alan muvaffak olamaz, üstelik mükellefiyetler açısından baktığımızda günaha girer. Çünkü Allah kitabında bize örnek olarak Habibi'ni verdiğini buyurmaktadır. Başkasını örnek almak bu âyeti inkardır, başkası örnek alınamaz! Tek, yegane örnek vardır, o da Resûlullah Efendimiz'dir.

 

Hudeybiye bitince sulh zamanı oluştu diye Efendimiz özellikle sınır komşusu olan Bizans, İran ve Mısır'a mektuplar göndermiştir. Mısır aslında Bizans'ındır. Mısır'ı hep başkaları idare etmiştir. Bizans eyaleti olmasına rağmen, İskenderiye valisi aynı zamanda Mısır genel valisidir. Sudan'a kadar, Libya'nın ortalarına kadar bu topraklar tek vali tarafından yönetilmiştir. Bu Sultan Mahmut zamanında da, Kavalalı'nın isyani ile yine aynı hale gelmiştir. Osmanlı'dan önceki Kölemenler, Memlüklüler Türktürler. Pars bey ismi Arapça'da p harfi olmadığı için Baybars şekline dönüşmüştür. Efendimiz hazretlerinin Hücre-i Saadetler’inin üstüne bugün hala mevcut olan Kubbei Hadra'yı yaptıran Kayıtbay'dır, Arapça söylenişi ile Kait bey'dir. Bu kişilerin hepsi Türktür ve Türkçe konuşurlar. Memlük devletinin devlet reislerinin mektuplarının imzası Devlet-i Türkî'dir.

 

Cebrâil Aleyhisselâm peygamberlere gözükür, herkese gözükmez, Meryem validemiz gibi bir istisna vardır. Ashâbı Kirâm'ın içinde de Cebrâil Aleyhisselâm'ı görenler vardır ama gördüklerini Cebrâil gibi bilmezler. Ümmü Seleme hazretleri de bu mazhariyete erişmiş validelerimizden biridir. Validemiz birgün Efendimiz'i birisi ile konuşurken görür ve yanındaki kimseyi de Hz. Dıhye zanneder, çünkü Cebrâil Âleyhisselâm Efendimiz'e kahir ekseriyetle Hz. Dıhye suretinde gelmiştir. Fakat Efendimiz validemize gelenin Hz. Dıhye değil Cebrâil Aleyhisselâm olduğunu söyler. Hz. Ümmü Seleme validemiz bunu taşıyacak bir manevi kudrete sahiptir, çünkü Cebrâil Aleyhisselâm'ı taşımak kolay değildir. Bu durum validemizin Rabbü’l Âlemîn’e uzun uzun hamd etmesine vesile olmuştur.

 

Validemiz çok uzun yaşamıştır. Uzun yaşamak aynı zamanda çok acıya şahit olmak demektir. Uzun yaşayan insan çok ölüme şahit olur. Validemiz bir çok sahabenin ölümünü görmüş, Kerbela hadisesini yaşamıştır.

 

Efendimiz birgün Ümmü Seleme validemizin hücresindeyken, Hz. Dıhye suretinde Cebrâil Aleyhisselâm gelir. Efendimiz, Ümmü Seleme validemize kapıyı kapatmasını ve içeriye de kimseyi almamasını tembih eder. Bu sırada çocuk yaşlarında olan Hz. Hüseyin Efendimiz gelir. Validemiz Efendimiz'in tembihi gereği kendisini içeri almaz. Ama çocukluk, Hz. Hüseyin olmadık yerden fırsatını bulup içeri girer ve Efendimiz'in dizine oturur. Efendimiz torununu öper, sever, koklar... Bu sırada Cebrâil Aleyhisselâm Efendimiz'e torununu çok mu seversin diye sorar, Efendimiz de elbette diye mukabelede bulunur. Bunun üzerine Cebrâil Aleyhisselâm "iyi ama ya Resûlullah, ümmetin onu şehit edecek" der. Efendimiz buna çok şaşırır ve mü’minler mi öldürecek diye tekrar sorar, Cebrâil Aleyhisselâm evet deyince nasıl olur diye mukabele buyurur. Cebrâil Aleyhisselâm Efendimiz'e isterse onun şehit edileceği yeri de gösterebileceğini söyler ve kısa bir süre odadan ayrılır. Bir avuç kırmızı hakim, nemli bir toprak getirerek, o toprağın olduğu yerde şehit edileceğini söyler. Efendimiz hazretleri buna çok üzülür ve gözleri yaşarır. O toprağı Ümmü Seleme validemize verir.

 

Efendimiz hazretleri ahirete teşrif ettikten sonra Ümmü Seleme hazretleri ne zaman Efendimiz'in torunlarını görse, özellikle de Hz. Hüseyin'i görse, ağlardı. Ancak neden ağladığını söylemezdi. Aradan yıllar geçer ve Hicrî 61 yılında Hz. Hüseyin Efendimiz şehit edilir. O sabah, Ümmü Seleme validemiz gayet yüksek sesle, hıçkıra hıçkıra ağlamıştır. Bu kez neden ağladığını şöyle anlatmıştır validemiz, "Efendimiz manâda teşrif etti, başında da, saçında da, sakalında da topraklar vardı. Size ne oldu böyle diye sorduğumda, biraz önce Hüseyin'i şehit ettiler, ben de çok üzüldüm dedi" der. Validemiz bu acı olaydan kısa süre sonra ahirete göçmüştür.

 

Ümmü Seleme validemiz, "Resûlullah göçtüğü zaman cinlerin ağladığını duydum ve gördüm, ondan sonra hiç görmedim, ta ki Hüseyin'in şehadetlerine kadar" buyurmuştur.

 

Ümmü Seleme validemizin hicretinin gayet zorlu olduğunu söylemiştik. Kocasından ve oğlundan zorla ayrılmış olan validemiz daha sonra oğluna kavuşur. Validemiz kocasının Medîne'de olduğunu düşünmekte, bir bakıma hissetmektedir. Bu hislerle Medîne'ye gitmeye karar verdiğinde kendisi ile birlikte gidebilecek birini arar validemiz. Çünkü Mekke Medîne arası o zamanlarda devamlı kullanılan bir yol değildir, hala aktif yanardağlar var, zehirli gazlar çıkmaktadır. Fakat validemiz hem oyalanmak ister, hem de tekrar ailelerin kendisini alıkoymasından çekindiği için yola çıkmak ister. Bu düşüncelerinden yola çıkmak ağır basar ve oğlu ile yola koyulur. Mekke Medîne arasında Tenhim bölgesi vardır. Validemiz yolculuğa başladığında orada Osman bin Talha ile karşılaşır. Osman bin Talha, validemize nereye gittiğini sorunca validemiz kocasının Medîne'de olabileceğini, onun yanına gittiğini söyler. Hz. Osman bin Talha bunun üzerine yanında kimse yok mu diye sorar, validemiz "Rabbim var, bir de emanet yavrum var, yalnız değilim" der. Bunun üzerine Hz. Osman bin Talha "vallahi Medîne'ye varıncaya kadar seni yalnız bırakmam” der, validemizin devesinin yularını tutar ve onları götürmeye başlar.

 

Bundan sonrası İslâm terbiyesini göstermesi açısından çok önemlidir, validemiz şöyle anlatıyor: "Bir konak yerine vardık, Osman devemi çöktürdü ve arkasını dönüp uzaklaştı. Ben devemden inince deveyi kaldırdı, bir ağaca bağladı ve yine ayrılıp başka bir ağacın altında dinlendi. Gitme zamanı gelince deveyi aldı çöktürdü, arkasını döndü, tamamen yerleşip tamam dememe kadar bekledi. Medîne'ye kadar hep böyle yaptı." Deve inip binerken, öne ve arkaya keskin hareketler yapar, bu sırada binen kişinin üzeri açılabilir. Hz. Osman bin Talha bu yolculuk sırasında belki birçok kez bu şekilde davranmıştır validemize. İşte validemiz Osman bin Talha hazretleri için "Ben hayatımda Resûlullah hariç Osman kadar asil bir adam tanımadım" buyurmuştur.

 

Hisler temiz olunca Allah kalbe ilhâmat verir. Osman bin Talha hazretleri, Beni Afv kabilesinin topraklarına geldiklerinde "kocanın burada olması lazım" der. Nereden bilecek Osman bin Talha validemizin kocasının orada olduğunu, kaç gündür yoldalar... Temiz kalbe Allah ilhâmat ihsan ediyor. Zevc ve zevceyi kavuşturduktan sonra Osman bin Talha hazretleri Mekke'ye döner. İslâmî terbiyeyi anlatan bu hadiseleri bilmemiz gereklidir.

 

Hz. Ümmü Seleme'nin çok kullanılmamış bir lakabı daha vardır: Arabdul. Efendimiz'in evlilik teklifleri sırasında kendisini Resûlullah'a nikahlayacak velisi olmadığını söylemiştir, çünkü zevcini şehiden kaybetmiş ve bu asil hanımın kimsesi kalmamıştı. Bu yüzden de bütün Araplara emanet edildiğini göstermek için "Arapların dulu" manasına bu lakap takılmıştır.

 

Validemiz Hicrî 61 yılında, Medîne-i Münevvere'de 84 yaşlarında vefat etmiş ve Cennetü'l Bakî kabristanına defnedilmiştir. Cenaze namazını Ebû Hüreyre hazretleri kıldırmıştır.

 

Ümmü Seleme hazretleri, elbette validemiz efendimiz olarak bizim baş tacımızdır. Efendimiz'in sevdiği, bizim de sevdiğimizdir, çünkü muhabbetin olmazsa olmaz şartı, Şia'da bir itikadî hal olarak ortaya konan tevella ve teberra meselesidir. Bunun doğrusu "sevdiğinin sevdiğini sevmek, sevdiğinin sevmediğini sevmemektir."

 

Bizim sevdiğimiz Risâletpenah Efendimiz hazretlerinin, sevmediği yoktur. Bedir'de kendisine kılıç çekenlerin bir kısmı öldürülüp bir çukura atıldıktan sonra cesetleri başında "Benim sözümü dinlemediniz de iyi mi oldu, neler geldi başınıza, dünyanız da berbat oldu, ahiretiniz de berbat oldu" diye üzülen O değil midir? Taif'de ayağına dikenler, taşlar atanlara "Ya Rabbi, bunlar bilmiyorlar, bilselerdi böyle yapmazlardı, sen bunların kusuruna bakmayıver" diye dua eden O değil midir? Öyleyse Efendimiz'in sevmediği yoktur. Ancak, hududunu doğru bilmemiz lazımdır. Mesela, Efendimiz, amcasını şehit eden Vahşi’ye İslâm ile müşerref olduktan sonra "Seni gördüğümde amcamı hatırlıyorum, benim olduğum mecliste gözümün görmeyeceği bir yere otur" der. Burada da sevmemek, sevgisiz muamele yoktur ama riya da yoktur. Vahşi, Müseyleme'yi geberttiği zaman, yalvara yakara istimdat ederek "Ya Rabbi, Hamza'nın kanına şu Efendimiz'i üzen Müseyleme'yi öldürmeye bedel kıl, kefaret et, beni affet" diye dua etmiştir.

 

Burada bizi alâkadar eden şudur; Efendimiz hazretlerinin hiç kimseyi sevmemesi mümkün değildir ama riyası da yoktur. Öyleyse biz Efendimiz'in sevdiklerini severiz, sevmedikleri sevmeyiz. Efendimiz'in sevmediği kimse yoktur. Efendimiz'in sevmediği sıfat vardır. Onun için müslümanlar meseleleri şahsileştirmezler. Hiçbir müslüman hiçbir sarhoşa düşman değildir, sarhoşluğa düşmandır, hırsıza düşman değildir, hırsızlığa düşmandır, kafire düşman değildir, küfre düşmandır.

 

Allah validelerimize olan muhabbeti hürmetine bizi de Efendimiz'in muhabbeti etrafında birleştirsin, böylelikle tevhide erdirsin inşallah.



Çevirmen Girişi