
S. ACAR: Efendim merhabalar. Sevgili dinleyiciler; hepinize selamlar, muhabbetler sunuyoruz. Seyir Defteri programındasınız. Burç FM'de Seyir Defteri'nde muhterem Ömer Tuğrul İnançer Hoca'mızın konuk olduğu bir program, misafir olduğu... ağırlamaktan da şeref duyduğumuz bir program...
T. İNANÇER: Estağfirullah.
S. ACAR: Kendisiyle beş yıldan fazla bir zamandır bu programda birlikte oluyoruz. Kendisinden istifâde etmeye çalışıyoruz. Efendim, biz dinleyicilerimizden sorular alıyoruz ve bu sorularla zaman zaman konuşuyoruz. Daha önceki programlarda biz Efendimiz'in eşleri, yani annelerimizle ilgili programlar yapmamızı istemişlerdi. Detaylı bilgiler vermemizi istemişlerdi. Hatice Annemiz'den, Âişe Annemiz'den... bu programlar içerisinden içerisinde biz bu... 250'yi aşan programlar içerisinde biz kendilerinden söz ettik... annelerimizden.
T. İNANÇER: Evet, tabii.
S. ACAR: Ama tabii müstakillen; böyle bir baştan, bir kronolojik olarak, hem hayat hikâyeleri hem bizim için ifade ettikleri anlam, bizdeki karşılıkları, Efendimiz'in hayatındaki anlamları, belki de daha da... daha da demeyelim.. Belki de çok önemlisi dinin bize ulaşmasındaki büyük rolleri... Değil mi efendim?
T. İNANÇER: Tabii.
S. ACAR: Bunları belki müstakillen konuşmak gerekir. Bunu da zaten konuşuruz diye demiştik. Herhalde o gün, bugün gibi.
T. İNANÇER: Tabii herşeyin bir vakt-i merhûnu vardır.
S. ACAR: Eyvallah. Görünüyor Efendim.
T. İNANÇER: Vehm edilmiş vakit. O gelmeden, olmaz. O gelince de su akar gibi kolaylaşır... inşaallah.
S. ACAR: Eyvallah. Peki Efendim, biz annelerimizle ilgili bu programdan başlayarak artık Allah ne kadar bize mühlet, zaman verirse konuşmaya çalışalım. Şunu arz ediyorum size, biz bir genel olarak bu programda annelerimiz, yani nasıl annedir?
T. İNANÇER: Kurumsal olarak... evet.
S. ACAR: Efendimiz'in evlilikleri, o annelik kurumu, bizim için ifade ettiği anlam. Genel olarak Efendimiz'in evlenmeleri... Daha sonraki programlarda belki özel olarak annelerimizden tek tek, isim isim konuşabiliriz. Eğer uygun görürseniz efendim.
T. İNANÇER: Hay hay. Resûlullah Efendimiz'in pek yüksek evsaf-ı hamîdelerinden biri de; gerek peygamberliği ilanından önce, gerek sonra, Kur'ân âyetleriyle getirilmiş hükümlere hiç aykırı davranmamış olmasıdır. Yani Efendimiz risâletinin tebliği görevinden önce de, daha sonra ayetler nâzil olmaya başladıktan sonra kendisine henüz nâzil olmamış âyetlerin hükümlerine de muhâlif hiç davranmamıştır. Dolayısıyla risâletinden önce Hazreti Hatice ile evlenmesi de bu hükme tâbidir. Yani daha sonra kendisinin ifade buyurduğu "Ben bütün evliliklerimi Cebrâil'in bana öğretmesiyle yaptım." diyecek
S. ACAR: Lâlettâyîn bir evlilik değildir, hâşâ.
T. İNANÇER: Hiçbiri değildir ve Hazreti Hatice ile evlendiği zaman daha risâletine 15 sene var, aşağı-yukarı.
S. ACAR: Cebrâil nasıl geliyor?
T. İNANÇER: Ama Cebrâil Aleyhisselam'ın şekle bürünüp... İster kendi şekliyle, normal "Asli Hey'eti"yle denir ona, isterse istediği şekilde gözükme yetkisine sahip olduğu için insan şeklinde ve bu insanların içerisinde de en çok Ben-i Kelb kabîlesi reisi Dıhyet'ül Kelbi... Koyunculuğu ile meşhur bir kabîledir. Hatta Efendimiz Hazretleri'nin oruç hakkındaki hadisindeki benzetme Dıhye'tül Kelbi'nin kabîlesi ile alâkalıdır. "Ben-i Kelb kabîlesinin koyunlarının tüyleri sayısınca..." yani saymak mümkün değil. Hani deli pösteki sayarsa, oturur bir tanesi sayar, o ayrı. Ama adı üstünde... "Deli, pösteki sayar." Bu Efendimiz'in nesi? Bir çokluk beyanı. Ben-i Kelb kabîlesi... onu misal veriyor. İşte Cebrâil aleyhisselam hep böyle gözüktü. Ama Cebrâil kelimesinin lügat mânâsı... gavurcası gabriel. Akl-ı selîm demektir.
S. ACAR: Cibril... akl-ı selîm.
T. İNANÇER: Evet, akl-ı selîm demektir. Efendimiz, akl-ı selîme muhâlif hiçbir iş yapmamıştır. Dolayısıyla Hazreti Hatice'nin evvelâ kervan emîni... Kâtip deniyor bazen, pek doğru bir laf değildir o. Çünkü kâtip; ketebe, yazmaktan geliyor. Halbuki Efendimiz yazmıyor ki. Okuma-yazma bilmekten berî. Yani ilim öğrenmesi için, onun öğretmeni Allah. Bizim gibi öğretmenden öğrenmiyor. Biz öğretmenden öğrenmek için veya yazıdan öğrenmek için, yazma öğrenmeye, okuma öğrenmeye mecburuz. Efendimiz'in öyle bir mecburiyeti yok. Onun için okuma-yazma ilim öğrenme için bir vasıtadır. "Bu vasıtaya sahip olmayanlar ilim öğrenemez" denilemez. Allah rahmet eylesin, Hafız Kani ağabey... Karaca. Çok hafızdı. Çok değişik kıraat ilmine sahipti. Çok yüksek bir musıkîşinastı. Ama okuma-yazma bilmiyordu, çünkü kördü. Yine Hafız Arif ağabeyimiz vardı. Allah derecâtını alî etsin. Hem Seyyid'di. Hafız olmaktan mâadâ çok yüksek şiirler söylerdi, biz yazardık. Tabii o nereden... yazmıyor ki... söylerdi ama. Ve çok ciddi bir fakihti. Hanefî fakihiydi... Mukayeseli fıkıhta bilirdi. Ehl-i Sünnet fıkıhı içerisinde Şâfiî fıkıhı, Mâlikî Fıkıhı, Hanefî Fıkıhı, Hanbelî Fıkıhı... bunları bilirdi. Nasıl oluyor? Okuma yazması yok. Demek ki o bir vasıta. Bir başka misal Aşık Veysel rahmetli... Onun kadar güzel söz söylemek için belli bir ilme sahip olmak lazım. O ilme sahip, ama okuma yazması yok. Onun için bu okuma-yazmayı bu kadar ehemmiyetli görmemek lazımdır. Bir alet, bir vasıta elde etmektir. Efendimiz'in buna ihtiyacı yok. Bu alete ihtiyacı yok.
S. ACAR: Yani sanki şöyle anladım özür dilerim. Ümmîlik...
T. İNANÇER: Anadan doğma alîm demektir aynı zamanda.
S. ACAR: Bir tarafıyla bir övgüdür de Efendimiz'e.
T. İNANÇER: Tabii... anadan doğma alîm demektir. Şimdi Efendimiz Hazretleri'nin hayatının ilk çeyreği diyelim... genellikle fukaralık içinde geçmiş. Pederi daha Dünya'ya teşrif etmeden evvel Ahiret'e göçmüş. Vâlidesi, çok küçükken Ahiret'e göçmüş. Evvelâ dede evinde, sonra amca evinde büyümüş. Delikanlı olmuş... bir iş yapması lazım. Tabii büyük bir ahlâk, herkesin beğendiği bir ahlâk sahibi olarak zaten "Emîn" lakabı risâletinden çok önce verilmiş. Genci-ihtiyarı, çoluğu-çocuğu hepsi seviyor. Kendisi yoksul olmasına rağmen, yoksulları kayıran. Misafir ağırlamakta çok üstün halleri olan. Hiç yalan söylemeyen. İşini görmekten aciz kimselerin elinden tutan. Devamlı... bir defaya üç defaya mahsus değil yani. Akraba gözeten. Buradaki akraba sadece kan hısımları değil. Yakın olan herkesi. Bunun içine komşu, ahbab, tanıdık, hemşehri...
S. ACAR: Garip...
T. İNANÇER: Garip. Herşey dahil. Karib. Herşey dahil. Yakınlarını gözeten ve haksızlığa uğrayanları mutlaka vikaye eden, koruyan. Bu haksızlığı gidermeye çalışan... böyle geçiyor. Tabii Hazreti Hatice Vâlidemiz, iki defa evlenmiş. Sonunda dul kalmış. Bu iki evliliğinden...
S. ACAR: İki defa evlenmiş.
T. İNANÇER: Evet iki defa evlenmiş... 3 tane çocuğu var. Ama hem aile; annesinden de, babasından da çok geliri olan bir hanım ve zaten çok iffetli, çok vakur, çok ağırbaşlı bir hanım olduğu için... Zaten lakabı var "Tâhire". Öyle bir lakabı da var. Çünkü bazen böyle detayları gözden kaçırıp birşeyler söylüyor insanlar "Lakap takmak İslâm'da yasaktır!" Yok böyle bir yasak.
S. ACAR: Kötü lakap...
T. İNANÇER: Bir kişinin herhangi bir noksanından dolayı; onunla alay edecek, istihfaf edecek, hafife alacak lakap takmak yasaktır. Bir hanıma "Tâhire - temiz" demek ona iltifattır, takılır. Efendimiz'in bizzat kendi taktığı lakaplar var. Mesela Hazreti Âişe'ye "Hümeyrâ" diyor. Ne demek Hümeyrâ? Pembecik demek. Cevriye Vâlidemize de takıyor. Minicik kız demek. Yani böyle hani, çıtı pıtı hanım kız. Cüveyriye o demek işte. Efendimiz'in taktığı lakaptır o da. Cevriye Vâlidemiz'e. Yani bunlar güzel lakap. Hazreti Fâtıma'tüz Zehrâ. Betül.
S. ACAR: Zehrâ...
T. İNANÇER: Zehrâ da öyle, Betül de öyle.
S. ACAR: Hazreti Hatice annemize Kübrâ'da deniyor değil mi?
T. İNANÇER: O Kübrâ sonra. Onu biz demişiz. Yani bu Efendimiz ile evlenmeden evvel ki zamanındaki lakabı "Tâhire". Böyle bir cemiyette şey... Bir de tabii mangırlı bir hanım. Ticâret yapıyor. Zaten Mekke... Bunu çok doğru bilmek lazım. Mekke'de hiçbir şey yetişmez.
S. ACAR: Herşey dışarıdan gelir.
T. İNANÇER: Ama Hazreti İbrâhim öyle bir dua etmiş ki... bak hâlâ "Halil İbrâhim bereketi" diyoruz değil mi? Yemek duasında kullanıyoruz. Ne bileyim bazı lokantaların ismi de Halil İbrâhim lokantası. Neden? Bereketli diye. Halil İbrâhim Sofrası falan. Bu bereketten kaynaklanan... Bereket çünkü, bir şeyi elde etmekle alâkalı değildir. Elde olmasıyla alâkalıdır. Çok para kazanır bir kişi ama hiç elinde para kalmaz. Bereketsiz. Öteki azıcık para kazanır. Hiçbir noktası yoktur. Zenginliğin, mal biriktirmeyle alâkalı değil, vermekle alâkalı olduğu gibi. Çok malı olana zengin demezler. Öyle diyorlar ama şimdi. Öyle değil o. Çok malı olana stokçu derler, istifçi derler. Çok verene zengin derler. Bu alîmler için de böyledir. Çok verecek. İste Hazreti Hatice ticâret yapıyor. Mekke'de en çok iştigal konusu zaten ticâret. Bunun içine yiyecek, içecekte var. Çünkü hac Hazreti İbrâhim'den beri hiç kesilmemiş. Velev ki putperest inancına dönük bir sapıklık olsa da yine bir hac var. Hanifler, normal hac ediyorlar. Nitekim inşallah Hazreti Hatice Vâlidemiz'i anlatma programına ulaşırsak orada arz ederim, Abdullah ibni Mesud söylüyor, diyor ki "Ben ticâret için Mekke'ye uğradığımda -Efendimiz'in risâletinden sonra- Hatice'yi mütesettir bir kıyafet içerisinde (daha tesettür âyeti filan gelmemiş... ama "Tâhire - İffetli") derli toplu bir kıyafet içinde, Ali'yi de ellerinden tutmuş olarak, Resulullah ile tavaf ederken müteaddit kereler gördüm" diyor. Hadi o zaman Efendimiz tamam. Peygamberliği gelmiş. E ondan evvel de var tavafları. Putperest tavafı değildir onlar. Yani bir hâdisenin, bir görüntünün birbirinin aynı olması demek, mânâsının aynı olması demek değildir. Yani kimse kusura bakmasın ama bu çok vurucu bir misal olduğu için bunu söylüyorum. Zina ile cima fiilen aynıdır. Ama biri helaldir. Biri haramdır. Biri cennete götürür, biri cehenneme götürür. Fiil aynı. Bunları anlamak lazımdır. Adam öldürmek... Sulhte öldürürsen asarlar, harpta öldürürsen madalya verirler. İkisi de adam öldürmek. Dolayısıyla fiilin aynı olması, mânâ ve mâhiyetinin aynı olması demek değildir. Onun için Efendimiz'in risâletinden önceki tavafları da, hanif olanların tavafları da bildiğin Hazreti İbrâhim tavafıdır.
S. ACAR: Aynı şey diyelim ki hayvan kesme için değil mi efendim? Birisi niyet edeceğiz...
T. İNANÇER: Tabii... Haham da hayvan kesiyor, kasaplık oluyor. Bildiğin kasapta kesiyor... ama o kasap, yani hayatı hayvan kesmek üzerine kurulu olan, iştigal konusu o olan, niyet edip "Bismillahi Allahu ekber!" dediğinde o kurban oluyor. Bir de zamanı tabii... Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan sonra.
S. ACAR: Eyvallah. Fiil aynı.
T. İNANÇER: Güneş doğmadan keserse, o kasaplık olur. Mesela acil yemek pişarilecek. Misafir geldi, aniden. Yemek pişirilecek. Kurban zamanı gelmedi. İmsak zamanı kalkmıştı. Sabah namazına hazırlanıyordu. Sabah kahvaltısına et yenilecek diyelim ki. O kasap hemen sürüsünden bir kuzu alsa, kesse. Bak kesti. O kurban değil. Hemen yüzdü. Evdeki görevliler, hanım, filan neyse. Hemen tencereye koydular pişiriyorlar. Sonra namazdan sonra yenilecek yemek. Ama kurban, namazdan sonra kesilecek. Yani zamanı var, niyeti var. Fiil aynı ama mâhiyeti farklı.
T. İNANÇER: İşte Risâletpenâh Efendimiz'in bütün fiilleri hiç bir âyete muhâlif bir tane olmamıştır. Yani kitap propogandası veya reklam sayılmazsa söyleyim. "Muhammed'ül Emin" diye bir kitap var. Yeni yazıldı. İsmi şerifi hatırımda değil yazarın.
S. ACAR: Casim Avcı.
T. İNANÇER: O kardeşimin yazdığı, o kitap... bu kitabı okuyunca Efendimiz Hazretleri'nin risâletinden evvelki davranış biçimlerinin ne kadar daha sonra nâzil olacak âyetlere uygun olduğu bir çok misalle anlatılıyor. O kitabı okusunlar. Çok güzel kitap.
S. ACAR: Bir iki yerden de ödül aldı kitap.
T. İNANÇER: E değer yani.
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: Tabii biz bu vâlidelerimiz ile ilgili konuşmaları neyle ilgili yaptık. Yani bendeniz sair toplantılarda işte üniversitelerde filan. Şurada-burada yaptığımızda bütün cemiyetimizin hastalığını Risâletpenâh Efendimiz Hazretleri'ni tanımamaktan, dolayısıyla ondan örneklenememekten kaynaklandığını söylüyorum. "Tanıyoruz" diye itiraz ediyorlar. Lisânen etmeseler bile; zihinlerinden, gözlerinden anlaşılıyor. "Niye tanımayalım canım, tanıyoruz". Ya hu varlığından haberdar olmak demek, tanımak demek değildir. Biz Efendimiz'in sadece varlığından haberdarız. Tanımıyoruz. O kadar tanıyorsanız, bir insanın en yakını zevci ve zevcesidir. Çünkü mahrem yok. En yakını o'dur. Hiçbir... maddi olarak hiçbir kul.. işte can-ı cananı ya hu. Ebû Bekir Efendimiz. Daha ötesi var mı yani? Ama...
S. ACAR: Sani yesneyn...
T. İNANÇER: İkinin ikincisi. Allah âyetinden de söylüyor. Tevbe suresinin 40. âyetinde. Bu kadar yakın. En yakını Efendimiz'in vâlidelerimiz. "Adlarını bilmiyorsunuz" diyorum. "Biliyoruz" diyorlar. "Say" diyorum. Sayamıyorlar. Neden? E tanımıyoruz da ondan.
S. ACAR: Üç tane falan saysak olmaz mı?
T. İNANÇER: Olmaz. Hepsini birden say. Yani Hazreti Reyhâne ile Hazreti Âişe'nin farkı var mı? Yakınlık bakımından Efendimiz'e? Her insanın birbirine farkı vardır, ayrı mesele.
T. İNANÇER: Annelerimiz ama ikiside neticede.
T. İNANÇER: Hazreti Meymûne ile Hazreti Hafsa'nın farkı var mı? Dolayısıyla bir tanesine eksik saymak annene haksızlıktır ya. Çünkü Ahzab suresine göre "Mü'minler için..."... bu çok önemli. Orada Allah bedavadan o lafı söylemiyor. "Sizin için..." demiyor, "Mü'minler için..." diyor. Siz dedi mi herkes kendine göre hitap, onu algılar. Orada Allah ince bir ifadede bulunuyor. "Mü'minler için Peygamber kendi nefislerinden daha evlâdır." Yani kendine tercih ediyorsun. Mü'min oldun mu peygamberi kendine tercih edersin. Irzından, canından, malından, mülkünden, sosyal statünden... herşeyinden seninle ilgili herşeyinden daha evlâdır. Daha yücedir. Daha kıymetlidir. Evlâ lafı zaten Kur'ânî laf. Evlâ'yı artık istediğin kadar üret mânâsına. "... Ve peygamberin zevceleri mü'minlerin anneleridir". Ümmühatu'l Mü'minin. Mü'minlerin anneleri. Bu vâlidelerimiz içinde bir tanesi hakkında hıfz-ı lisan etmeyen, yani lisanını saygılı kullanmayan bu âyete muhalefettir. Bu âyet, bir amel âyeti değildir Saadettin Bey. "Namaz kılın" âyetine benzemez. "Namaz kıl..." bir ameldir. Peki kılmazsan nolur?
S. ACAR: Günahkâr olursun.
T. İNANÇER: Peki... itikadi bir âyete muhâlif davranırsan ne olur? Söyle ne olacağını!
S. ACAR: Kafir olursun.
T. İNANÇER: Bu âyet, yani Ahzab suresindeki âyet, yani bir müslüman kendi nefsinden Risâletpenâh Efendimiz'i daha evlâ görmüyorsa, kafirdir!
S. ACAR: Uğraşıyor ama olmuyor...
T. İNANÇER: Ya hu uğraşıyorsa olur o. Olur o.
S. ACAR: Bir an baktık ta efendim kalbimize...
T. İNANÇER: Eksikliğini hissetmesi, evlâ gördüğünün işaretidir. “Yapamıyorum yâ Rabbi...” diye üzülmesi ve bunda bir eksiklik hissetmesi -ki bu eksiklik ilelebet hissedilecektir- bu zaten evlâ gördüğünün bir göstergesidir, delilidir, ispatıdır. Vâlidelerimiz için de aynı şekilde düşünmeyen, anne gibi görmeyen... tabii şimdi cemiyete bakıyorsun, annesine “kocakarı” diyen adamdan böyle bir saygı bekleyemezsin tabii yani. Hadi o kendi annesine yaptığı terbiyesizlik “Annenize, babanıza öf demeyinizi...“ âyeti; itikadi değildir, amelidir. Dolayısıyla günahtır, bitti. Ama Risâletpenâh Efendimiz'in zevcelerine hıfz-ı lisan etmeyen, dil uzatanlar kafirdir! Bitti!
T. İNANÇER: Onun için, bu çok önemli bir hâdise ve “Kendine Müslüman diyenleri ve Ehl-i Kıble’yi tekfir etmeyiniz” diyor İmam Azam Hazretleri. Büyük saygımız var, âmennâ ama bir de böyle bir hüküm var. İtikadi hükümlere; âyetlere muhâlif davrananlar, din dairesinin dışına çıkarlar kardeşim.
S. ACAR: Eyvallah... Peki bir ara verelim mi efendim?
T. İNANÇER: Hay hay.
S. ACAR: Aradan sonra annelerimiz ile ilgili genel bilgiler dinliyoruz muhterem hocamızdan. Resûlullah Efendimiz'in eşleri, muhterem annelerimiz bu programdan başlamak üzere bir kaç programda bizim üzerine konuşacağımız bir konu olarak...
T. İNANÇER: Programımızı şereflendirecekler inşallah.
S. ACAR: Eyvallah. Güzel kokularıyla, güzellikleriyle bizi de güzelleştirirler inşallah.
(YAYIN ARASI)
S. ACAR: Annelerimizi konuşuyorduk...
T. İNANÇER: Afedersiniz aradan önce ''Güzel kokularıyla...'' dedin de birşey aklıma geldi müsaadenizle...
S. ACAR: Buyrun efendim, estağfirullah...
T. İNANÇER: Ümmü Habîbe Vâlidemiz'e, Habeş Necaşisi Kral, Efendimiz ile gıyâbî nikâh... yani biri Arabistan’da biri Habeşistan’da. Vekalet yoluyla nikâhın... Koku hediye ediyor. Onun teferruatını inşallah Ümmü Habîbe Vâlidemiz bahsinde anlatırız da... Bu kokulardan bir kısmını Medine’ye getiriyor Ümmü Habîbe Vâlidemiz ve o kokuları kullanıyor. Efendimiz bundan memnun oluyor. Kullanmasını müsaade etmekten mâadâ memnun oluyor. Onun için güzel koku sürünmek kadınlara; eşleri içinde, kendi toplumları içinde -akraba, arkadaş topluluğu- güzel koku sürünmek, Ümmü Habîbe Vâlidemiz'den müntakil sünnettir. Yani vâlidelerimizin her bir hareketlerinden bir hüküm çıkar. Onun için fakir diyorum hep, biz Efendimiz'i tanıyalım ama annelerimizi de tanıyalım. Özellikle kız kardeşlerimiz, vâlidelerimizi tanımak suretiyle kadınca davranmanın usullerini direk öğrenirler. Resûlullah Efendimiz'in çok iyi tanınması da kadınlara da birşeyler öğretir. Ona bir lafım yok. Zaten vâlidelerimizi tanımaktan kastımız, Efendimiz'i tanımakla alâkalıdır. Yani Efendimiz; eşleri var anası var, babası var, dedesi, amcası, akrabası, düşmanı... hepsi var. Onları da tanıyacaksın ki, Efendimiz'i tanımış olasın. Ama hanım kardeşlerimiz, yani müslüman kadınlar, vâlidelerimizden direk örneklenebilirler. Bu vâlidelerimize Kur'âni hüküm olduğu için, Resûlullah Efendimiz'in zevceleri -sen ikide bir eşleri- diyorsun. Ben eş demem! Zevceleri.
S. ACAR: Eyvallah... annelerimiz.
T. İNANÇER: Resûlullah'a kim eş olabilir? Olabilir mi hiç? Mümkün mü hiç ona eş olmak? Mümkün mü hiç?
T. İNANÇER: Efendimiz'in kızları da, torunları da, akrabaları da, halası da... halaları veya. Yengeleri de, babannesi de... hepsi lazım. Bak Efendimiz'in babannesi Fatma, kaynanası Fatma, yengesi Fatma... e tabii kızı da Fâtıma. Dolayısıyla Fâtıma'tüz Zehrâ Vâlidemiz Efendimiz'i. Hazreti Betül binti Resûl'ü tanırken öteki Fatmaları da tanıyalım. Efendimiz acaba niye Fatma adını verdi? Yani Hazreti Fatma'nın annanesi de Fatma. Hazreti Hatice'nin annesi Fatma çünkü. Bak, zerafeti görüyor musun Resûlullah'taki? İşte bu davranış biçimleri bize lazım. Kayınvâlidesinin ismini koyarak çocuğa, hanımına iltifat ediyor. Fatıma o işte. Ve bu adeti hep devam ettiriyorlar.
T. İNANÇER: Hazreti Ali Efendimiz çocuklarına ne isim koyuyor? Hazreti Hasan ve Hüseyin'e isimlerini Efendimiz vermiştir ayrı... Kızlara ne isim koyuyor? Baldızlarının, yani hanımının ablalarının isimlerini koyuyor. Zeynep, Ümmü Gülsüm. Hazreti Hüseyin ne yapıyor? Onun da kızı var. Zeynep. O da Zeynep. Neden? Efendimiz'in iki zevcesinin de ismi Zeynep, ayrı mesele. Ama kızından dolayı. Yani isim koyarken bile iltifat ediyor ya Efendimiz. Bunları bilmek lazım. İşte bu kayınvâlidesi dahil, yengesi dahil, kendi babannesi de Fatıma'dır ha. Abdülmuttalib Hazretleri'nin, Abdullah Hazretleri'ni doğuran hanımının adı Fatma’dır.
S. ACAR: Efendimiz'in nenesi yani.
T. İNANÇER: Nenesi, babannesi. Bütün bunları, yani Resûlullah Efendimiz'in zevceleriyle sınırlı tutmayacağız vâlidelerimizi. Mesela bir halası var... Safiyye binti Abdülmuttalib. Biz biliyor muyuz toplum olarak, müslüman kadınlar içinde ilk gavur öldüren vâlidemizdir. Hendek’te, Hendek muharebesinde bir Yahudi içeri sızıyor, eve girerken kılıçla -bildiğin böyle takır tukur, takır tukur- kesiyor Yahudi'yi. Safiyye binti Abdülmuttalib. Efendimiz'in halası. Sümeyye Vâlidemiz'i biliyoruz. İlk şehid hanım. Hem hanım, hem ilk şehid. Tabii bak burada ilklere geldiğin zaman başka birşey oluyor. Şimdi bu böyle bir slogan tâbir ve bir ayrımcılık. Bunu bırak ya... ''Kadınlardan ilk müslüman, Hazreti Hatice. Erkeklerden, Hazreti Ebubekir. Çocuk Hazreti Ali.'' Bırak bunu ya... ilk Müslüman kim kardeşim?
S. ACAR: Hazreti Hatice.
T. İNANÇER: Bitti. Sen bunun kadınını, erkeğini, çocuğunu ne karıştırıyorsun? İlk Müslüman ,kadın. İlk şehid, kadın. İlk evine giren gavuru öldüren, kadın. Safiyye binti Abdülmuttalib, Hazreti Sümeyye ve...
S. ACAR: Hazreti Hatice.
T. İNANÇER: Hatice Vâlidemiz. Bak kadınlara... Peki bu niye böyle? Hazreti Sümeyye’nin başka işleri de var. Zamanı gelince söyleriz. Ne dedim Sümeyye mi dedim?
S. ACAR: Sümeyye dediniz.
T. İNANÇER: Hazreti Safiyye diyecektim.
S. ACAR: Safiyye.
T. İNANÇER: Safiyye binti Abdülmuttalib'in. Yani Efendimiz'in halasının. Mesela o Hanif. Çünkü Hira Mağarası'nda tefekküre çekilen yanlız Risâletpenâh Efendimiz değil. Başka Hanifler de geliyor ve kimse birşey demiyor. Bir de çok enteresan. Biz kendi toplumumuza göre bir takım şeyleri değerlendiriyoruz. Şimdi bir evde. Bizim bir müslüman evinde, birinin gayrimüslim olması, birinin putperest olması falan böyle birşey düşünülemez dimi? Orada var ama. Mesela Ebû Süfyan müşriklerin reisi. Kızı, Ümmü Habîbe... Düşün ki Habeşistan'a gidiyor. Yani Ümmü Habîbe müslüman yani. E babasının evinde oturuyor. Sonra evleniyor, evlenmesi sonra. Bu ne bu? Demek ki böyle bir, bugün bizim cemiyet hayatımızda algılayamayacağımız bir takım haller var. Yani putperesti, hanifi yanyana oturabiliyor. Abdülmuttalib Hazretleri Hanif ama yanı başında Ebû Leheb putperest... Oğlu. Öteki oğlu Abdullah, Hanif. Buna bizim aklımız ermiyor şimdi. ''Nasıl olur?'' diyor. Nasıl olur'u yok, olmuş işte. Nasılından sana ne!? Onun için vâlidelerimizin âyetle tesbit edilmiş özel statüsü diğer Efendimiz'in yakınlarından bir ayrı yüksek yer olduğunun işaretidir. Çünkü hiçbir akraban annen kadar yakın değildir sana. Ama Efendimiz'in genel yakınları hakkında da âyet var. ''Kul la eselüküm aleyhi ecran illel mevvedete fil kurba'' Yakin olanlar, karib olanlar... Bunların hepsine meveddetle muamele etmeye, tahattur etmeye, aklımızından geçirirken bile saygılı, sevgili davranmaya âyet gereği mecburuz. Tamam. Ama vâlidelerimiz... Zaten o âyetin içinde var. Hayır! Allah bu özel âyeti niye sevk etti?
S. ACAR: Altını çiziyor.
T. İNANÇER: Yani nasıl Ashâb-ı Kirâm büyük, âmennâ. Ama Ashâb-ı Suffe başka. Ama Aşere-i Mübeşşere başka. Ama
S. ACAR: Ashâb-ı Bedir, Uhud.
T. İNANÇER: Ve Hulefâ-yi Râşidîn başka. Bunların hepsi Ashâb'tan gayrı değil ki. Ama hepsinde bak; bir ayrı gruplama ve ayrı altını çizmeler var, senin tâbirinle. Bütün yakınlarına Efendimiz'in meveddet göstereceğiz ama vâlidelerimiz, anne kadar yakın.
S. ACAR: Belki "kadarı" dahi yok dimi efendim?
T. İNANÇER: Ya hu bir kere senin annen; seni doğurdu, besledi, büyüttü. Ondan sonra sen evlendin, barklandın. Artık sana sadece dua eden, senin de ona; bayramda, seyranda, sair zamanda, sabah işe giderken, akşam eve geldiğinde elini öptüğün bir varlık. O kadar. Ve sonunda ölecek. Allah sıralı ölüm versin. Hiçbir anaya evlât acısı göstermesin. O ayrı mesele. Sonra... e sonra bitti işte o kadar. Sen arkasından onun hakkında hayır hasenatta bulunacaksın. Bunun içine Kur'ân okumakta dahil. ''Ölüye okunmaz'' diyor terbiyesizler... sensin ölü. Ne demek ölü? Ölü diye birşey yok. Müslüman ölmez; hayvan ölür. Müslüman, bir yerden bir yere göç eder. Ve eğer annelik hissi ile şefâat ederse, eder. Çünkü Efendimiz haber veriyorlar ''Ana-babanın evlâda şefâat hakkı vardır'' fıtratından dolayı. Evlâdın ana-babaya şefâat edebilmesi için salih olma şartı vardır. Onun için sarhoş, ayyaş, hırsız, iffetsiz bir anne-baba o iç yapı ile fıtrî yapı ile evlâdına şefâat etme yetkisini Allah veriyor ama evlât ana-baba saygısını terbiye ile kazanacaktır, fıtrî değildir. Neden? Hazreti Adem'den anla. Hazreti Adem'in annesi babası var mı? Onun için anne-babası sevgisi doğuştan verilmez. Onun için anaya, babaya ''Evlâdına şöyle davranacaksın...'' diye Kur'âni bir emir yok. Ama evlâda ''Anana babana öf bile deme...'' diye emir var.
S. ACAR: Açık, keskin bir emir hem de.
T. İNANÇER: ''Öf bile deme...'' derken en hafif bir misal veriyor. "Bunu bile deme..." nerede kaldı ki daha büyük terbiyesizlikler...
S. ACAR: Saygısızlıklar...
T. İNANÇER: ''Zaten yapamazsın...'' diyor Allah. Peki bununla neyi söylüyor? Biz bunu terbiye ile kazanırız... Fıtrî olmaz. İşte Risâletpenâh Efendimiz'in muhterem zevceleri anne olarak, sadece saygıya lâyık olduklarını ifade etmiyor bu âyet. "Şefâatçilerinizdir onlar" diyor. Çünkü hükmen annemizdir. Bütün Ümmet-i Muhammed'in anneleridir onlardır ve bizim şefâatçimizdir. Belki Efendimiz'e karşı, belki Allahü Teala'ya karşı.
T. İNANÇER: Efendimiz zevcelerine o kadar müşfik muamele buyuruyor ki... hepsine. elbette karı-koca arasındaki normal çekişmeler -normal çekişmeler- çünkü insan kendi kendiyle bile çekişen bir varlıktır. Bugün ''ak'' dediğine insan yarın ''kara'' diyebilir yani. Normaldir bu. Nerede kaldı ki bir başka varlıkla tam uyum içinde olsun. Bu uyumsuzluk -normal- yani terbiye hudutları dahilinde kalacak. Bunlar olmuş. Hazreti Âişe'nin evine gitmesi. Âyet geldiği zaman bile '' Hadi kızım evine git'' diye babasının söylemesi ''Hayır efendim gitmem. Çok lazımsa gelsin beni alsın'' diyecek kadar nazlanması filan.
S. ACAR: Ona teşekkür etmem...
T. İNANÇER: ''Ben ona teşekkür etmem, ben Allah'a teşekkür ederim'' diyor. Hiç valla umurunda değil. Ama Efendimiz de gidiyor, alıyor ha. Ya! Ama mesela Mâriye Vâlidemiz çok güzel, alımlı bir hanım. Öteki vâlidelerimizin memnuniyetsizliğini hissedince, bir de hamile meselesi ve daha sonra Hazreti İbrâhim'i Dünya'ya getirmesiyle, vâlidelerimiz, ötekiler üzülmesin, onların çocukları yok, üzülmesin diye alıyor başka eve götürüyor. Bir oda tutuyor. Mescid-i Nebî'nin güney istikametinde, hâlâ yeri bellidir onun. Bilenler bilir. Kıble tarafında, Kubâ yolunda. Orada bir oda tutuyor, orada otutturuyor. Bak bak bak... inceliğe bak. Yine Hazreti Âişe'den öğreniyoruz mesela. ''Risâletpenâh...'' diyor ''... bizden birşey istemedi. Hiç birşey istemedi. Hep sordu.'' diyor. Çok basit bir misal vereyim ''Su getir'', hayır böyle birşey yok. Bu bir istemektir. Hayır... Sordu. ''Su verir misin?'' İkisi aynı şey mi?
S. ACAR: Değildir.
T. İNANÇER: Değil ya... birinde ince ve nezâket var. Tabii “Biraz bekle sonra getiririm” diyeni çıkmamıştır o ayrı mesele ama. Bu nevi -normal- hudutlarında kalan münakaşalar bile olsa, hiç bir vâlidemizle açıklık yoktur. Hazreti Sevde’ye şaka bile yapıyor. Ayrı mesele. Başkalarına da yapıyor. Hazreti Âişe’yi su ile ıslattığı biliniyor. Tasla su atıyor. Koşmaca oynuyorlar filan yani. -De Mesele Meymûne Vâlidemiz'in yeğeni. Kim o? Abdullah ibni Abbas. Çünkü Hazreti Abbas'la Efendimiz Meymûne Vâlidemiz'den dolayı bacanaklar. Yani teyzesinin evi. Abdullah ibni Abbas’ın.
S. ACAR: Bacanaklar derken... Hazreti Abdullah ile Meymûne Vâlidemiz'in kardeşi mi Efendimiz'in?..
T. İNANÇER: Hayır hayır... Meymûne Vâlidemiz'in kardeşi ile Hazreti Abbas evli. Dolayısı ile Resûlullah Efendimiz ile Hz. Abbas aynı zamanda bacanaklar. Onun çocuğu Meymûne Vâlidemizin yeğeni yani.
S. ACAR: Abdullah Hazretleri.
T. İNANÇER: Abdullah ibni Abbas, Efendimiz'in hem amcaoğlu, hem Meymûne Vâlidemiz'in kız kardeşinin çocuğu oluyor, yeğeni. Yeğen ile teyze arasında tesettür yoktur. Geliyor... Meymûne Vâlidemiz'den rica ediyor -daha çocukluktan yeni çıkmış- “Resûlullah geceleri ne yapıyor? Nasıl ibadet ediyor? Senin nöbetin olduğu zaman teyze, beni de odaya al. Ben bir göreyim.“ ve Hazreti Meymûne buna “Peki“ diyor. Efendimiz de “Hayır“ demiyor. Bu neyin misali? Yani bu teferrüatı bilince biz ne öğreniyoruz bundan? "Böyle olmuş, bitmiş, gitmiş, 1400 sene evvel..." bu değil ki... bilgi bu değil ki, Saadettin Bey. Bilgi şu: Bunu böyle yapınca, bize lazım olan ne? Hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah’ı, yeğenini, hem Risâletpenâh'ın kuzeni hem kendisinin yeğeni Meymûne Vâlidemiz'in kırmıyor ve kocasından, kocasından -peygamber meygamber- kocası, kocasından buna izin alıyor. Peki... biz Meymûne Vâlidemiz'den Efendimiz'e arz ediver, bize de şefâat etsin dersek yapmaz mı? "Biz, yeğeni değiliz." Evet, yeğenlik ve teyzelik irâde ile ve emirle olan birşey değildir.
S. ACAR: Biz irâdemiz ile onun çocuğu olmuşuz.
T. İNANÇER: Biz irâdemiz ile onun çocuğu olmuşuz. O da Allah emriyle bizim annemiz olmuş. Annelik vazifesini yapamayacak olanlara, Allah annelik verir mi? Sakın ha çocuğu olmayan hanımlar bundan ters mânâ çıkarmasınlar. O o demek değil... aman ha! Çünkü bu kadar elektronikten ve sun'î malzemeden dolayı pek çok sakat doğumlar ve kısırlıklar var... Çoğaldı. Bunun da ayrı bir problem olduğunu bilmek lazım. Ayrıca daha açık söyliyeyim, erkekte de sperm sayısı azaldı. Özellikle Avrupa'daki erkeklerde. Onun için nüfus artışı olmuyor. Bu da ayrı bir mesele yani... bilinsin. Bu ilim, ayıbı yok bunun. Efendimiz Hazretleri'nin zevceleri, annemiz olarak Allah tarafından tâyin edildikleri için annelik vazifesini yaparlar. Annelikte genel yaratılış olarak şefkat; merhamet, adâletten üstündür. Babalıkta adâlet üstündür. Allah ve Resûlü bize adâletle muamele etmesinler.. aman ha... aman ha... lütufla, keremle, ihsanla muamele buyursunlar. Adâlet olursa yanmışız. İşte, Allah tarafından anneliğimize tâyin edilen bütün vâlidelerimiz, bizim şefâatçimizdir.
S. ACAR: Eyvallah efendim.
T. İNANÇER: Annelerimize böyle bakmalıyız ama bu şefâate lâyık olmak değil de, hiç olmazsa isteyebilecek yüz-surat sahibi olmak için, ya hiç olmazsa isimlerini öğrenelim ya! Ve Efendimiz'e de ''12 tane, 13 tane kadın aldı'' diye böyle bir lakırdı konuşmayalım. Efendimiz'in aldığı dördüncü hanım kaç yaşındayken kimse biliyor mu?
S. ACAR: İkinci hanım
T. İNANÇER: 56 yaşında. 56 yaşına kadar olup olacağı iki tane. Hazreti Hatice tek. Hazreti Hatice göçtükten sonra bir müddet dul. Ondan sonra Hazreti Sevde Annemiz. Hazreti Sevde Annemiz'le üç sene tek.
S. ACAR: Hazreti Sevde Annemiz de 50... 50'yi aşmış yaşı... 55 yaşında.
T. İNANÇER: Efendimiz'den beş yaş yaşlı. Hazreti Âişe geldiğinde anca ikinci. Ondan sonra ta yaşlar ilerliyor. Yani bunları biraz daha ilerde tekrar teferrüatlı konuşuruz ama Hazreti Âişe ile evlenmesi Hicrî ikinci sene. Yaş kaç oldu? Hesapla bakalım. Hicret ne zaman Efendimiz'in? Kaç yaşında Hicret'te?
S. ACAR: 53
T. İNANÇER: 53... İki sene sonra?
S. ACAR: 55
T. İNANÇER: 55 yaşında ikinci hanım.
S. ACAR: Hazreti Sevde Annemiz'i...
T. İNANÇER: Zaten duruyor o, vefat etmedi.
S. ACAR: Üçüncü yani...
T. İNANÇER: Hazreti Hatice yok ki kardeşim. Sevde Vâlidemiz bir tane duruyor evde. Hazreti Âişe ile evlendiğinde 55 yaşında. Hazreti Hafsa ile evlendiği zaman 56 yaşında. Zeynep Vâlidemiz'le evlendiği zaman 57 yaşında ama Zeynep Vâlidemiz üç veya altı ay yaşadı zaten... vefat etti. Ondan sonra efendim, Ümmü Seleme Vâlidemiz ile evlenmesinde 626, yani Hicrî dört... Ne oldu yaş?
S. ACAR: Hicrî dört ise 59.
T. İNANÇER: 59, buyurun. Yani ''Bu kadar çok evlendi...'' diyorsun. 59, 57 yaşında ancak ikinci, üçüncü Hanımını aldı.
S. ACAR: Ve hanımlar, annelerimizinde yaşları da epey var... geçkince çoğu.
T. İNANÇER: Çoğunun çocuğu... Ümmü Seleme’de dört tane çocuk var... Vâlidemiz, Efendimiz'de. Hazreti Sevde de beş tane çocuk var. Hazreti Hatice’de üç tane çocuk var... geldiği zaman. Ümmü Habîbe’de bir tane çocuk var. Allah Allah yani. Bunu da böyle bir terbiyesizlik vesilesi yapıyorlar. Yani kusura bakmayın ama bu terbiyesizlere hiç bir cevap vermeden, en azından ağızlarına biber sürmeden geçiştiremeyiz.
S. ACAR: Efendim bu konu devam edecek.
T. İNANÇER: Yani zaten dünyada konu Efendimiz'den başka yok be. Ötekilerin hepsi lübbü'l-lehv... Bir işte Risâletpenâh yoksa; Allah yoktur, ben sana söyleyeyim. Allah’ın olmadığı konu, gönlü tatmin etmez.
(YENİ BÖLÜM)
S. ACAR: Efendim merhabalar. Geçtiğimiz hafta annelerimiz ile ilgili bir konuşmalar yapacağımızı onlarla yani Efedimiz'in muhterem zevceleriyle ilgili seri programlar diyelim yapacağımızı duyurmuştuk ve ilk programı da geçtiğimiz hafta yapmıştık. Hatırlarsanız, genel olarak annelerimizle ilgili bir statü olarak "Peygamber'in Hanımı" olmak ve 'Mü'minlerin Annesi' olmak ne demektir? Bunun nasıl bir karşılığı vardır? olması gerekir biz de bunları konuştuk bu hafta yine aynı konudan, belki biraz daha özele inerek, bundan sonraki haftalarda isim isim anneleriniz ile ilgili, onların kronolojik hayat hikâyelerini belki yer yer açarak, Efendimiz'in hayatındaki fonksiyonlarına da değinerek böyle seri program yapacağız inşallah. Şimdi efendim, biz geçtiğimiz hafta özetle 40-45 dakika bize annelerimizin ne olması gerektiğini... bitmezde hani bir giriş niyetine-
T. İNANÇER: Evet, kurumsal olarak.
S. ACAR: Giriş niyetine böyle bir başlangıç yapmıştık. İsterseniz devam edelim. Buyrun efendim.
T. İNANÇER: Bir kere bunun nereden kaynaklandığını konuşmuştuk. Bir daha tekrar edelim. Cemiyetimizin hastalıklarının yegâne tedavisi Efendimiz'i tanımakla olur. Bu benim îmanımdır. Çünkü Efendimiz'i tanıyıpta sevmemek mümkün değildir. Ben bütün hastalıkların sevgisizlikten kaynaklandığına inanırım.
S. ACAR: Sevipte kurtulmamakta mümkün değil zaten.
T. İNANÇER: Şimdi Efendimiz'i tanımadığımız için yeterince sevmiyoruz. Tanıdığımız zaman severiz. Efendimiz de âmiyâne tâbirle dımdızlak bir zat değil.
S. ACAR: Hayatı var.
T. İNANÇER: Annesi, babasından başla... Süt anne, süt kardeş, amca, dede, nine, zevceler, evlâtlar... bütün bunların hepsini... halalar, amcalar, düşmanlar. Bunların hepsini tanımamız lâzım. Tanıdıkça; onun hakkında bilgimiz çoğaldıkça, Allah'ın bize emr ettiği -Ondan örneklenin- "Habibimin hayatında sizin için güzel örnekler var..."
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: ...demiyor mu âyette? Örneklenmek için tanımak lâzım. İslâm'da kadının yeri çok özeldir. Yani İslâm'ı bilsek, kadın cinsine İslâm'ın bakış açısını bilsek zamane tedbirlerle feminist-meminist olmaya lüzum yok. Müslüman olmak yeter. Artar bile. Onun için hanımların -müslüman hanımların- direk hemcins olarak örneklenecekleri zevat-ı kirâmda âyet hükmü ile annemiz olan annelerimizin hayatlarıdır. Bunları bilmek lâzım. Bir de Efendimiz'in çok evliliği ile ilgili birçok ağzı kara konuşuyor... bunları da bilmek lâzımdır. Yani 50 yaşına kadar hatta 53 yaşına kadar 54'e de doğru tek hanımla yaşayan, 54'ünden sonra aldığı hanımların hangi fonksiyonlarla alındığı... Yani izdivaç olduğunu da bilmeyince böyle dil uzatıyorlar.
S. ACAR: Bir müddet yanlız da yaşıyor dimi Efendim?
T. İNANÇER: Hazreti Hatice Vâlidemiz'in vefatı ile Hazreti Sevde ile evlenmesi arasında bir müddette yanlız... dulluk var. Ama evde kaç tane çocuk var ya. Onlar da bakılacak yani. Mekke Hayatı'nda, o Mekke Hayatı'nda biliyorsun üç senelik çok ciddi bir...
S. ACAR: Ambargo, sıkıntılar...
T. İNANÇER: Ekonomik ve sosyal ambargo ve muhâsara bildiğin.
S. ACAR: Kuşatma.
T. İNANÇER: Kuşatma altındalar yani. Mesela Dar'ül Erkam'ı bilmiyoruz. Tabii aslında bunda Suud idaresinin de büyük kabahati var, onu da söyleyelim. 1926 Hazreti Hatice'nin Kabri'ni yıkmakla kalmadılar. Dar-ül Erkam bugünkü Safa Tepesi'nin olduğu yerdedir. Biraz arkasında, yani Safa Tepesi'ne baktığında tepenin bir istikameti Kâbe'ye bakıyor, tam tersi istikamette.
S. ACAR: Tepe kalmadı da...
T. İNANÇER: Tepe kalmadı da... Ama orada mesela, ne bileyim... Dar-ül Erkam'ın orada olduğuna dair bir tabela bile koysan...
S. ACAR: Sembolik dimi?
T. İNANÇER: En azından Efendimiz Hazretleri'nin oradaki faaliyetlerinin Kâbe ile Hâne-i Saâdet arasındaki yer olmak irtibari ile insanlara fikir verir. Yani Efendimiz'i tanımaya yardımcı olur.
S. ACAR: Hâne-i Saâdet nerede efendim?
T. İNANÇER: O istikamette yine. Yani Safa Tepesi'nin arkasında. Bugün Kütüphâne binası olarak bulundurulan ama maalesef ziyarete açık olmayan... O hâne.
S. ACAR: Hâneleri orada efendim...
T. İNANÇER: Hazreti Hatice'nin.
S. ACAR: Ben Efendimiz'in diyorum.
T. İNANÇER: Efendimiz'in ama Hazreti Hatice'nin orada oturuyor çünkü damat olduktan sonra.
S. ACAR: Bir nevi içgüveysi...
T. İNANÇER: İçgüveysi değil, çünkü evde başka kimse yok. Hazreti Hatice'nin evvelki iki evliliğinden olan üç tane çocuğu var. Ama gelinin ailesinin yanında oturmuyor Efendimiz. Yani bugünkü mânâda çekirdek aile olarak oturuyorlar. Karı, koca ve çocuklar. O kadar. Ama o hâne, Hazreti Hatice'nin evi orası. Ebû Kubeys'in dibi. Ebû Kubeys Dağı'nın. Şimdi direk vâlidelerimizin biyografik hayatları ve Efendimiz ile olan münâsebetleri... Zaten bunları en... Bir Hazreti Hatice'yi bir ömür boyu anlatsak bitmez ha...
S. ACAR: Hakkını veremeyiz eyvallah.
T. İNANÇER: Ama bir genel bilgi olsun, bir de şu... şimdi giriştiğimiz vâlidelerimiz ile ilgili program serisi yapmaktan fakirin gayem şu: bu zevat-ı kirâm, bu muhterem anneler hakkında dinleyicilerin merakını uyandırıp, onları bu hususta kitap okumaya, tetkikat yapmaya itebilirsek, en büyük kazancımız olur.
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: Benim gayem bu. Yoksa bir radyo sohbetinde...
S. ACAR: Yetmez.
T. İNANÇER: Vâlidemizi öğrenelim, öğretelim... Bu ne benim haddim, ne de dinlerin yeterli göreceği bir şey olmamalıdır. Ama bu merakla iki üç tane kitap karıştırsalar ki, Hazreti Hatice hakkında son dönemde bile, yani 2000'li yıllarda bile yazılmış, taze
S. ACAR: Çok sayıda...
T. İNANÇER: Kitaplar var. Yani eski kitaplar var âmennâ da... Ta Osmanlı'dan, Selçuklu'dan çok önce... Kitaplar var âmennâ... Ama günümüzde de yazılmış kitaplar var. Ve lütfen bu tetkikatı yaparken bir kitap okumasınlar. Çünkü her kitap; o konu hakkında, o kitabın yazarının fikrini anlatır. Hakikatleri tamamen kavraması mümkün değildir. Ayrıca bir de meşreb diye birşey var. Bunlar hep es geçiliyor kitap okurken. Kendi meşrebine uygun yazar herkes kendi kitabını. Belki senin meşrebin başka. Başka bir yazarın bir cümlesi sana daha önce okuduğun kitaptan hiç birşey anlamadığını zannettiğin halde o bir cümle ile kilidin açılır... neler algılamaya başlarsın. Onun için fakir hep onu söylüyorum. Kitap okumayın, konu okuyun. Konu öğrenin. Bu ansiklopedi maddesi de olur; ciddi bir ilmi makale de olur, bir akademik yayın da olabilir, roman tarzında bir kitapta olabilir. Fakir; çocukluğumda Osmanlı Tarihi'ne merakımı, Feridun Fazıl Tülbentçi merhumun kitaplarına borçluyum. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim Ağlıyor, Kanuni Sultan Süleyman, Sultanların Aşkı, Barbaros Hayrettin gibi kitaplardan merakım uyandı. Yavuz Sultan Selim'in Trabzon Valiliğinde neler yaptığını ben romandan öğrendim. Romandan öğrenmeye başladım diyim.
S. ACAR: Kapı açtı.
T. İNANÇER: Yani roman da olur. Tabii uydurmasyon olmamak kaydı ile. Ayrıca zaten konuyu okumaya başladığın zaman; neyin uydurmasyon, neyin para kazanmak için yapıldığı, neyin modadan istifâde ile cep doldurmaya yönelik yazıldığı ortaya çıkar zaten. Ama bir kitapla çıkmaz. Beş kitapla da çıkmaz. Konu ile çıkar. Bu konu sade okumakla da olmaz. Bilene sormak-
S. ACAR: Dinlemek...
T. İNANÇER: Aklını kurcalayan herhangi bir soruya muhtelif şekilde araştırmalar yaparak, o şüpheyi kaldırmak filan filan... kitap böyle okunur yani.
S. ACAR: Eyvallah efendim.
T. İNANÇER: İşte Hazreti Hatice Vâlidemiz ile başlarsak. Bir kere...
S. ACAR: Çok özür dilerim... çok çok özür dilerim. Bu ansiklopedi dediniz de efendim. Özellikle bu Diyanet'in İslâm Ansiklopedisi...
T. İNANÇER: Yani çok güzel bir yol gösterici olabilir... yetinmemek kaydıyla. Orada benim dikkatimi şu çekiyor. Daha ziyâde vâlidelerimiz ile ilgili hadis nakillerine ağırlık verilmiş. Yani onların özel hayatlarıyla ilgili başka bilgiler de almak lâzım. Çünkü vâlidelerimizin aşağı yukarı hepsinden hadis nakli vardır. Bir tanesinden yoktur pek hadis nakli. Bunlar daha birebir sanki ağırlık kazanmış. Bu da bir doğru bakış açısı. Ben birşey demiyorum yani de... ama eksik. Şu bakımdan: yani bir vatandaş, bir müslüman... kadın-erkek "Ben vâlidelerimizi öğreneyim..." diye "Şu ansiklopedi maddesine bakayım... okudum, öğrendim" bu olmaz, bu. Yetinmeyecek. Ama bilginin iskeletini oluşturmak için çok faydalı.
S. ACAR: Eyvallah efendim.
T. İNANÇER: Tarihler çok önemli. Tarihleri bilince... çünkü fakir daha üniversite talebesiydim. Yani rahmet okuyamıyorum, -nüfus kağıdı müslümanı bir adamdı- ama Resûlullah Efendimiz Hazretleri'nin fukara bir aile çocuğu... Aslında Mekke'nin Reis'i ama Abdulmuttalib. Yani öyle ki, Ebû Tâlib Hazretleri fukara olduğu için; Ali Hazreti'ni Efendimiz'in yanına veriyor, Cafer Tayyar'ı Abbas'ın yanına veriyor. Ağabeyini yanına veriyor. Ağabeyi mi, kardeşi mi? Kardeşi... Ufağı yani Hazreti Abbas. Cafer Tayyar Efendimiz... yani Caffer bin Ebû Tâlib, Hazreti Ali'nin ağabeysi Hazreti Abbas'ın yanında büyüyor. Amcası... Bu kadar fukara. Hatta yeri gelince söyleriz ama onu da söyleyim. Hazreti Hatice'nin amcası veya babası -muhtelif rivayetler var- yani velisi "Ya bu Ebû Tâlib'in merhum kardeşinin yetimine kız mı verilir ya?" diye itiraz ediyor. Çünkü zengin. Bu zenginlik ve fukaralığı o adam -rahmet okuyamıyorum, öldü- Resûlullah Efendimiz'e kötü bir sıfat kullandı ya. Bilmiyor! Bilmiyor. Kezâ Risâletpenâh Efendimiz'in sayısal olarak ama 56-57 yaşından sonra çok evliliğini âdaba, erkâna, ahlâka muhâlif tefsirlerle konuşanlar var. Mesela bir kardeşim çok sinirli olarak geldi... eli-ayağı titriyor. Efendimiz hakkında çok evliliğinden dolayı bir münâsebetsiz herif, çok terbiyesiz birşey söylemiş. Bağırmış, çağırmış filan... çıkmış. Bi dakika dedim. Bi dakika... Bu senin ki bir îman göstergesi, tamam eyvallah. Ama niye sinirleniyorsun? Sen ona söyledin mi Risâletpenâh Efendimiz kaç yaşında, kiminle, nasıl insanlarla... Yani vâlidelerimizin evsaf... Nasıl insanlarla evlendi? Bunu anlatabildin mi? Anlatamadın. Niye kızıyorsun o zaman? Kendine kız. Onun o yanlış bilgisini düzeltemiyorsun. Terbiyesizlik yapmış olabilir. Ne biliyorsun doğruyu öğrendiği zaman bu terbiyesizliğinden pişman olmayacağını?
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: Onun için bu bilgileri elde etmemiz lâzım. İnşallah bu programla da; insanların merakını gıdıklayıp, onları başta vâlidelerimiz olmak üzere, Efendimiz'in yakınları hakkında bilgi sahibi olmayı meraklandırmaya muaffak oluruz. Onların şefâatleri, himmetleri tabii Allah'ın inâyeti ile. Ve o Allah'ın inâyeti bile Efendimiz'in ve yakınlarının niyaz ve duasına bağlıdır. Öyle değil mi?
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: Bizim her duamızda "Beni, evsafımı niteliklerimi, hatırımı, ismimi, sıfatımı yani beni söylemezseniz muallakta kalır, semada asılı kalır duanız, Allah katına ulaşmaz" demiyor mu? Ya hu Allah katına ulaştırmak için bile Efendimiz'e muhtacız.
S. ACAR: Ve "Allahümme salli ala Muhammedin ve ala al-i Muhammedin..." de diyoruz. Aile pekâlâ annelerimizdir.
T. İNANÇER: Şimdi tabii bu aile meselesinde, bunu bak madem söyledin. Ehl-i Beyt, Al-i Muhammed ile Al-i Abâ hep karıştırılıyor. Bunu ne yazıkki Kur'ân-ı Kerîm tercümelerinde bile karıştıranlar var -ki bu Kur'ân-ı Kerîm tercümelerini de Diyanet tasdik ediyor-. Burada hata var. Kim ne derse desin. Kimse kusura da bakmasın. Bunun hata olmadığını anlatsınlar, peki özür dileyim ama Ehl-i Beyt âyetinde açıklama var. Dipnotu olarak. Tercümede
S. ACAR: Hamse-i Al-i Abâ'yı sayıyorlar.
T. İNANÇER: Olmaz ama... olmaz ama. Yani Hazreti Hatice o hâdisede yok diye Ehl-i Beyt'ten sayılmaz mı ya? Olur mu öyle şey? Hazreti Zeynep, Hazreti Rukiyye... Bunlar Efendimiz gözünün nuru.
S. ACAR: Hazreti Fâtıma...
T. İNANÇER: Hazreti Fâtıma hadi var.
S. ACAR: Hazreti Fâtıma'nın annesi yani.
T. İNANÇER: Annesi... ötekiler de ablası ya hu. Ki aralarında yaş farkı da var. Hazreti Fâtıma ile en büyük abla Zeynep arasında. Yani Hazreti Fâtıma'ya ablalıktan mâadâ, hizmeti de geçmiştir. Yani normaldir bu. Hani elinden tutup, gezdirmeye kadar. Efendim salıncakta sallamaya veya ayağında uyutmaya kadar yani. Ne var yani?! Çünkü Zeynep Vâlidemiz'in doğumu ile Hazreti Fâtıma Vâlidemiz'in doğumu arasında epey bir zaman farkı var. Hazreti Zeynep baya büyük abla yani.
S. ACAR: Efendimiz'in ilk... ilk kızları zaten.
T. İNANÇER: Yani orada birşey var. Söyleyiver. Kasım Hazretleri mi evvel doğdu, Zeynep Hazretleri mi evvel doğdu? Orada şey var... ama Efendimiz'in Ebu'l Kasım'lığından dolayı ona evvel doğdu diyenler var. Fakat şunu da unutmamak lâzım. Mesela Hazreti Hatice Vâlidemiz'in eski lakabı, yani malum anne ve baba olunca Araplar çocuklarının adlarıyla da "Filancanın babası - Filancanın annesi" diye de anılıyorlar ya... "Ümmü'l Hind" Hazreti Hatice'nin ilk lakabı. Yani orada da mesela Hind erkek olanı mı. Çünkü Hind isimli iki çocuğu var. Biri erkek biri kız. Bir de Hale'si var. Kız kardeşi de Hale. Bak bu bazıları diyorlar sülalenin eskilerinin adını koymak "Ne bu bir tane? Başka ad mı yok? Hep aynı sülale..." Bu taa Efendimiz'den kalma bir adettir. Yani Hazreti Hatice kız kardeşinin ismini kendi kızına vermiş. Bu da var. Kezâ daha önce galiba konuştuk. Hazreti Fâtıma'nın çocukları ablalarının yani Hazreti Fâtıma'nın ablalarının, teyzelerinin adını taşır. Kezâ Hazreti Hüseyin'in çocukları da Hazreti Zeynep... o da öyle.
S. ACAR: Hazreti Fâtıma'nın kendisi bizzat demiştiniz.
T. İNANÇER: Hem Efendimiz'in babannesi, hem yengesi, hem kayınvâlidesi... yani Hazreti Fâtıma'nın anneannesi. Hazreti Fâtıma'nın annennesi Fâtıma. Resûlullah Efendimiz'in babannesi Fatma.
S. ACAR: Yengesi Fatma, Efendimiz'in.
T. İNANÇER: Hazreti Ali'nin annesi Fatma yani kaynanası da Fatma, Fatma'nın... Fatma Vâlidemiz'in.
S. ACAR: Kaynanası, nenesi, büyük nenesi Fatma. Hep Fatma. Dolayısı ile bir Sünnet-i Nebî'dir de aslında.
T. İNANÇER: Aslında evet. Şimdi hangi evliliği evvel Hazreti Hatice'nin orada da bir rivayet karışıklığı var.
S. ACAR: Yani Ümmü'l Hind'den derken erkek olan Hind mi, kız olan Hind mi diyorsunuz efendim...
T. İNANÇER: Şimdi yani Ebû Hale Hind ilk kocası denilince. Yani Nebbaş bin Zürare et-Temimi, Ben-i Temim Kabîlesi'nden.
S. ACAR: Hazreti Hatice'nin ilk eşi, kocası.
T. İNANÇER: Bu evlilikten Hind doğdu, tamam. Bu erkek. Ama bir de kızı oldu. Sonra Ben-i Mahzun kabîlesinden Atik bin Abid veya Utekkik bin Eayyiz. Eayyiz çok izzetli demek yani... İzzet sahibi. Onunla evlendi. Ondan da Hind oldu ama o kız. Çünkü o kızın da lakabı Ümmü Muhammed. Onun çocuğuna Muhammed ismini koydu o. Efendimiz'in üvey kızı yani. Hazreti Hatice'den olan. Doğan değil de, Hazreti Hatice'den doğan ama başka babadan olan. Şimdi burada hangi evliliği evvel yaptı da bir rivayet karışıklığı var. Onun için Ümmü Hind kız çocuğundan dolayı mı, erkek çocuğundan dolayı mı olduğunu... Ama şeye bakalım. Öteki vâlidelerimize gelelim şimdi. Ümmü Habîbe, Ümmü Seleme... Habîbe kız çocuğu. Seleme'de kız çocuğu. Bak! Kızlarının isimleri ile anılıyorlar. Onun için yani illa, yani bu şuna benziyor Saadettin Bey. Bizim cemiyetimizde de şimdi kız çocuğuna değer vermeyen, sade erkekleri sayan maalesef ibtidâî insanlar var. Bu Arap toplumunda da böyle. Kız çocuğuna değer vermeyenler ibtidâîler. Yani gelişmemiş, ilkel insanlar. Ama kız çocuğuna değer verenler, kızlarının lakabı ile anılmaktan utanmıyorlar. Kız annesi, kız babası olmaktan utanmıyor. Evlât diye görüyor. Bu da tabii Hazreti Hatice gibi yüksek ahlâklı hanımlarda ve beylerde oluyor. Ama Hazreti Hatice'nin şeyden sonra, Efendimiz ile olan izdivacından sonra ondan olduğu annelerdeki lakabı Ümmü'l Kasım... Ebu'l Kasım gibi. Bundan dolayı da Kasım Hazretleri'nin Zeynep Hazretleri'nden evvel doğduğu daha bir kabul edilebilir. Çokta önemli değil onlar da... ama hangisi evvel doğdu önemli değil de, aldığı lakap önemli. Yani kız çocuğuna değer verip vermemek hususundaki teferruat önemli. Bugün kız çocuklarına değer vermeyen babalar ve analar maalesef... Ya hu iki tane üç tane kız doğuyor, baba anneye kafa tutuyor "Bir erkek doğuramadın!" diye. İyi de, yani bunu kadıncağız kendi başına mı doğuruyor ya? Peki o zaman o kadıncağız da dese "Sen de erkek olarak, bir tane erkek hamile bırakamadın!" derse ne olacak?
S. ACAR: Boşar onu hemen!
T. İNANÇER: Boşayamaz öyle. İffetsizlikten ve koca malı çalmaktan mâadâ bir de hayatın çekilemez hale geleceği kadar ağır geçimsizlikten mâadâ İslâm Hukuku'nda boşanma sebebi yoktur.
S. ACAR: Bir ara verelim mi efendim?
T. İNANÇER: Hazreti Hatice'ye daha başlayamadık bile, umûmî hükümlerden dolayı.
S. ACAR: Peki sevgili dinleyeciler... Bir çok özür dilerim. Bir de araya girmeden, Efendimiz çok az da olsa Ebû Fâtıma diye de anılıyor dimi efendim? Çok yoğun olmasa da...
T. İNANÇER: Onu daha ziyâde diğer vâlidelerimizi yani diğer evlâtlarını umursamayan Şiîler yapar.
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: Bir de Efendimiz'in Ahiret'e doğması sırasında sadece Hazreti Fâtıma kalmıştı. Onun içinde öyle diyenler vardır.
S. ACAR: Ama Fatma Annemiz de özel dimi efendim?
T. İNANÇER: Hepsi özel. Bana bak... "Hangi terâzi ile tarttın?" diye sorarlarsa cevap veremeyiz. Aman ha... aman ha...
S. ACAR: Peki efendim.
(YAYIN ARASI)
S. ACAR: Hazreti Hatice Annemiz ile giriş yapmaya çalışıyoruz ama yapmaya çalışıyoruz galiba efendim.
T. İNANÇER: Yani tabii genel olarak vâlidelik kurumu ile bilgilerimiz noksan olduğu için...
S. ACAR: Eyvallah, çok önemli ama.
T. İNANÇER: Neyse yine vâlidemizin ism-i şerifi etrafında konuşurken zaten o genel hükümleri tekrar tekrar konuşuruz.
S. ACAR: Zaman zaman hatırlıyacağız.
T. İNANÇER: Ümm'ül-Mü'minîn, Evvel'ül Müslimîyn, Hazreti Hatice'tül Kübrâ.
S. ACAR: Baş göz üstüne.
T. İNANÇER: Yani müslümanların ilki... Evvel'ül Müslimiyn. "Ümm'ül Mü'minin" Kur'ân âyeti... Hüküm. Hepimiz hakkında geçerli. Ve ism-i şerifi Hatice. Büyüklüğü Efendimiz'in zevcelerinin içinde en kıdemli, en büyüğü olduğundan değil. Yani büyüklük ve küçüklük insanın irâdesi ile kazanılan şeylerdir.
S. ACAR: Kübrâ onu söylüyor aslında.
T. İNANÇER: Evet.
S. ACAR: Büyük Hatice.
T. İNANÇER: Ben senden evvel Dünya'ya gelmişim. Ben senden niye büyük olayım? Ben senden yaşlıyım sadece. Sen hafızsın, alîmsin. Benden büyüksün sen. Ama benden gençsin.
S. ACAR: Ben demiyorsunuz dimi efendim?
T. İNANÇER: Sen de derim ne var?
S. ACAR: Estağfirullah.
T. İNANÇER: Benden daha çok şey biliyorsun.
S. ACAR: Estağfirullah. Estağfirullah. Öyle baktınız...
T. İNANÇER: Şimdi bu nevi büyüklükler irâde ile kazanılan büyüklüklerdir. Hazreti Hatice Vâlidemiz yaşlı olduğu için büyük değil, büyük olduğu için büyük! Yani Hicret'in 17. senesinde Hazreti Ömer'in bir heyet toplayıp, Hazreti Ali'nin teklifini o heyet tarafından kabul edilmesiyle senelere rakamsal değerler verildi ve birinci sene olarakta Hicret'in vâkî olduğu sene kabul edildi. Hicret'in vâkî olduğu gün değil... çünkü Hicret 16 günlük bir hâdisedir. Safer ve Rebîülevvel... Safer'in sonu ile Rebîülevvel'in başı arasında cereyan etmiştir. Muharrem ayı ile alâkası yoktur. Bunu niye hep söylüyorsun? Hâlâ öğrenmedik de ondan. Yani hâlâ aynı hatalar yapılıyor. Ama Hicret'in olduğu yıl birinci yıl. Peki Hicret'ten önceki yıllar? Tarihi bilgiler hep Efendimiz'in yaşına göre konuşulmuştur. Yani işte 40 yaşındayken peygamber oldu filan gibi bir yanlışlık. İyi de o... o zaman kullanılan takvim Ay Takvimi olduğu için o 40 değildir.
S. ACAR: 39...
T. İNANÇER: 38 küsurdur.
S. ACAR: 39 da değil, değil mi efendim?
T. İNANÇER: Tabi. Şimdi bak 33'ten 40'a yedi ister. 10 gün fark etse iki ay 10 gün fark eder. Bir sene de 33'ten fark etti. Yaş düştü 39'a. Birde iki ay 10 gün düştü. 38 yaş dokuz ay 20 gün. Bu 20 gün olmaz da 13 gün olur, 16 gün olur... Ayların 29, 30 çekmesi ile alâkalı.
S. ACAR: Ama 39 en fazla...
T. İNANÇER: 39 bile değil. 39'dan iki ay eksik. Birde Efendimiz'in tabii doğum tarihi ile de bir takım ihtilaflar vardır. 570, 571, 569... 571 pek kabul edilen. 70 aşağı yukarı hiç kabul edilmeyen. 69 da biraz kabul edilen rakamdır ama Efendimiz Hazretleri'nin doğumunun 12 Rebîülevvel olduğu, hiç şüphe götürmez çünkü Medine'ye teşrifleri de 12 Rebîülevvel'dir, Ahiret'e teşrifleri de 12 Rebîülevvel'dir. Orada maalesef bir gün farkından dolayı bazı yerlerde 13 Rebîülevvel yazıyor, yanlıştır.
S. ACAR: Hicret?
T. İNANÇER: Hayır, Hicret değil.
S. ACAR: Vefatları mı?
T. İNANÇER: Rıhleti 13 değildir, 12'dir. Çünkü bu cetvellere bakıyorlar ya... Mîlâdî tarihleri Hicrî tarihlere çevirme cetvelleri var. Bu cetvellerde Arabî aylar 29-30, 29-30, 29-30 sıralaması ile gider.
S. ACAR: Standart.
T. İNANÇER: Halbuki hiçbir zaman böyle standart değildir, biliyorsun. Bazen iki 29 üstüste, bazen iki 30 üstüste olur. Ama asla üç 29 üstüste, üç 30 üstüste olmaz. Ama iki tane 29-29, 30-30 olabilir. 29-30-30-29-29-30-30-29 olabilir. Bu sebepten dolayı o cetvellerdeki sabitlikten dolayı 13. Çünkü Efendimiz'in Ahiret'e teşrifleri de, Dünya'ya teşrifleri de... aslında Hicret'in Medine'yi saymazsak -Kubâ Medine'den gayrı bir yer değil- Çünkü Kubâ'ya geldiğinde ne yaptı Efendimiz? Mescid-i Dırâr'ı yıktı, Mescid-i Kubâ'ya başladı.
S. ACAR: Medine'de artık.
T. İNANÇER: Emniyet içinde, muhafız yok, şu yok, bu yok. Yani...
S. ACAR: Medine'de artık.
T. İNANÇER: Ve ikamet etti.
S. ACAR: Hicret bitti yani.
T. İNANÇER: O da Pazartesi.
S. ACAR: Hicret bitti dimi efendim?
T. İNANÇER: Aslında bitti ama Medine'ye girişine kadar... Cuma'ya kadar bekledi. Pazartesi'den Cuma'ya kadar bekledi. Cuma günü kuşluk vakti hareket etti, Vadi-i Remle'de Cuma Namazı'nı kıldı. Vadi-i Remle'den Medine ne kadar sürer?
S. ACAR: 2 saat
T. İNANÇER: İkindi vakti. Çünkü mevsimi de bilmek lâzım. Eylül, günlerin en uzun değil ama uzun olduğu günlerdir. 9 Eylül
S. ACAR: İlk günleri dimi efendim?
T. İNANÇER: 9 Eylül Hicret'in başlaması, 20 Eylül bitmesidir.
S. ACAR: Ağustos değildir dimi?
T. İNANÇER: Hayır, 9 Eylül'dür başlaması.
S. ACAR: Ama nisbeten hava sıcaktır...
T. İNANÇER: Nispeten değil. Arabistan'ın en sıcağı Eylül'dür. Neden? Eylül'e onlar Sümbüle derler. Güneş'in Sümbüle Burcu'na girmesi meselesinden dolayı. Temmuz ve Ağustos Güneşi'nin sıcaklığını emmiş olan kayalar, Eylül'de kusmaya başlar. Eylül'de geceleri de sıcak olur. Çöl olmasına rağmen. Eylül'ün öyle birşeyi vardır. Tabii Safer'in 26'sı... Yine konu gidiyor. Hazreti Hatice'ye yine başlayamadık.
S. ACAR: Başlarız artık...
T. İNANÇER: Safer'in 26'sında Mekke'den çıkması ayın olmaması demek. Rebîülevvel'in birinde Pazartesi sabahı, sabahta değil, gece, sabaha karşı Sevr'den ayrılıp Kubâ'ya hareketi Pazartesi ama yine ta ayın sekizine kadar Ay yok. Yani akşamüstü biraz gözüküyor batı tarafında, gidiyor. Zaten altısında, beşinde filan Rebîülevvel'in emniyetli bölgeye gelindi. Yani başından sarığını çözüp Resûlullah Efendimiz'e sancak yapan Hazretin toprağına girinceye kadar tehlike var, ondan sonra tehlike nisbeten azaldı. Yani bunların hepsinde bir Pazartesi meselesi ve 12 Rebîülevvel meselesi önemli. Dolayısıyla doğum tarihde 12 Rebîülevvel meselesi yok. Fakat cetvele baktığın zaman 12 Rebîülevvel 569 Mîlâdî yılında 17 Haziran'a geliyor. Halbuki 17 Haziran değil.
S. ACAR: Eğer takvimleri çevireceksek...
T. İNANÇER: Şimdi 571'e baktığında 20 Nisan, onu da 9 Rebîülevvel diye yazıyorlar bazı yerler. Hayır. 12 Rebîülevvel'dir. 12 Rebîülevvel'den de kasıt şu: 11'ini 12'sine bağlayan gece, imsaktan önce.
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: Nisan'da İmsak kaçta oluyor, hesab et.
S. ACAR: Nisan'da...
T. İNANÇER: Beş civarında olur. Demek ki bugünkü hesapla 20 Nisan sabaha karşı dört civarındadır Efendimiz'in Dünya'ya teşrifleri ve Pazartesi... Buna dokuz demenin alemi yok. Oradaki iki gün fark nereden çıkıyor biliyor musun? Yani 9 ile 12... Dokuzu şeyi sayıyorlar... Safer veya Muharrem kaç çekti? İkisi birden 30 çekerse 12'ye gitmiş olursun. Onun için bu nevi tarihlerde... Şu var. Buradan Hazreti Hatice'nin doğum tarihine gelmeye çalışacağım da onun için bu kadar girizgâh uzadı.
S. ACAR: Artık bir sonraki programda geleceğiz...
T. İNANÇER: Öyle yapacağız anladım da. Bu günlere bu kadar riâyetkâr olmanın dayanağı ne? 12 Rebîülevvel... Bak Efendimiz bir hadis söylüyor. "Ümmetim hatada ittifak etmez." Bu son zamandaki cetvellerden kaynaklanan tarihler 20. asrın icatlarıdır. Ondan evvel pek böyle şey yok.
S. ACAR: 571 diye kalmış aslında...
T. İNANÇER: 571. Baktığın zaman öyle oluyor yani.
S. ACAR: Bu kadar geçmiş... büyükler...
T. İNANÇER: Yani 20 Nisan 571 ama 12 Rebîülevvel Hicret'ten önce 51.
S. ACAR: Hicret'ten önce 51.
T. İNANÇER: Çünkü bütün ötekiler... yani Efendimiz'in ta Hicret'in 17. senesi, yani Efendimiz göçtükten çok sonra, yedi sene sonra... Bir sayısının Hicret'in olduğu yıla verilmesinden evvelki hesaplamalarda "Mîlâttan önce-Mîlâttan sonra" gibi bir tarih demek yerine "Hicret'ten önce-Hicret'ten sonra" diye birşey yok. Hicret'ten önceki bütün harekât, yaşam, köşe başları "Efendimiz filan yaştayken...", "Efendimiz filan yaştayken...", "Efendimiz filan yaştayken..." deniyor. Ama bu yaşlar eski kayıtlarda hep Arabî Ay'a göre. Onun için "40 yaşında peygamberlik geldi" deyince hesap yapıyorsun 38 yaş 9 ay 20 gün oluyor. Onun için bunları da doğru bilmek lâzım. Buradan Hazreti Hatice'nin doğum tarihine gittiğimizde, 556 Mîlâdî. Neye göre hesaplıyorlar bunu? Efendimiz 25 yaşındayken Hazreti Hatice 40 yaşındaydı.
S. ACAR: Yine kabul gören...
T. İNANÇER: Buradan geriye git... olsa olsa bu kadar olur.
S. ACAR: 571'den 15 düş...
T. İNANÇER: Halbuki çok ciddi başka kayıtlar da var. Hazreti Hatice'nin 37 veya 28 yaşında olduğu da var. Hazreti Hatice 40 yaşından sonra yedi çocuk doğurur muydu? Kur'ân-ı Kerîm'e inanıyorsan doğurur be kardeşim. Hazreti Sara kaç yaşında doğurdu? Yani sen Hazreti İbrâhim'i de tanımıyorsun, sonra Hazreti Hatice'ye itiraz ediyorsun. Allah isterse anasının kucağında, kundak içindeki İsa'sını konuşturuyor mu?
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: "Ben Allah'ın kuluyum ve nebîsiyim. Bana kitap verdi..." "Ataniyel kitab..." ve ondan sonra Sure-i Meryem'de Allah demiyor mu "Ben istersem çocuğu da hüküm sahibi kılarım..." çocuk derken ufak çocuk değil yani, kundak çocuğu. "Hüküm sahibi kılarım" demiyor mu? Bunları inanıyorsun be kardeşim, niye başka şey yapıyorsun. O zaman Hazreti Sara'nın da kaç yaşında Hazreti İshak'ı doğurduğunu öğren ve Hazreti Hatice'nin de ikişer sene ara ile birer buçuk sene arayla bile doğurmuş olsa 10 yani 50 yaşına kadar doğum yapabileceğini anlarsın. Bugün hâlâ 50 yaşına kadar doğum yapabilen insanlar Dünya'da var. Yani 40 yaşında olsa da olur... 28 yaşında olsa da olur. Ayrıca o 40 yaş, yine şey yaparsak. Mîlâdî ve... Mîlâdî demeyelim ona. Ay yılı, şey yılı dersek zaten 38 yaş oluyor. Onun için o 38 iddiası öyle. 37'dir o. Yani 37'ye baktığın zaman, 37 yaş sekiz ay ile güneş yılı ile 40 ay yılı zaten eşit.
S. ACAR: Aşağı yukarı birbirine yakın.
T. İNANÇER: Yakın değil, eşit.
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: 28 ay 28 biraz erken. 28 yaşına kadar iki evlilik yapıp, iki çocuk..
S. ACAR: Üç çocuk.
T. İNANÇER: Üç çocuk pardon, Dünya'ya getirebilir. Gayet tabii. Gayet tabii. Çünkü kocaları ölüyor. Onun için Hazreti Hatice Vâlidemiz'in yaşı hakkında aynen Hazreti Âişe'nin yaşı ile alâkalı olarak, ona da çünkü iftirâ ediyorlar. Hicret hâdisesini bilsek, teferruatını... "Ebû Bekir ile yola çıktılar, gittiler" Öyle değil. O kadar basit değil. Hazreti Esmâ ile -Ebû Bekir'in büyük kızı- Hazreti Âişe'nin Hicret yolculuğu başladığında neler yaptıklarını bir bilsek, öğrensek iş biter. Hazreti Âişe'nin çocuk olmadığı, genç ergen bir kız olduğu...
S. ACAR: En az 13-14...
T. İNANÇER: Ve ondan sonra da şeye geldiği... Daha sonra Medine'ye geldiği... Dolayısı ile bu iş anlaşılır. Çünkü Hazreti Esmâ Efendimiz'e Sevr'e ve babasına yemek götürüyor. Muhammed bin Ebû Bekir ile Abdurrahman bin Ebû Bekir'de haber götürüyor.
S. ACAR: Hazreti Esmâ, Âişe Annemiz'den...
T. İNANÇER: Ablası... ablası... büyük ama Hazreti Âişe'de çocuk değil.
S. ACAR: Şöyle şeyler mesele anlatılır efendim. Rivayet edilir Âişe Annemiz'den aklıma geldiği için paylaşayım. Efendim, Hazreti Âişe Annemiz Efendimiz'in Mekke Hayatı ile ilgili birşeyler söylüyor.
T. İNANÇER: Ya hu tabii aklı erecek kadar büyük, çocuk değil.
S. ACAR: Bunu söyleyebiliyorsa, 5 yaşında söylemesi...
T. İNANÇER: Ve Hicret hâdisesinde fiilen, yani Efendimiz henüz daha Hazreti Ebû Bekir ile beraber. Sevr'i terk etmeden önceki perşembe günü akşamı, cuma gecesi. 26 Safer günü akşamı Perşembe... Cuma, Cumartesi, Pazar. Âdeta dört gece kalıyor. Üç buçuk gece kalıyor. Çünkü Pazartesi sabah değil, geceyarısı hareket ediyorlar. Ne yiyiyor, ne içiyor? Su götürüyorlar, yiyecek götürüyorlar, haber götürüyorlar. Bunları yapan da evde Hazreti Âişe. Babasının evinde. Ablası Hazreti Esmâ ile beraber.
S. ACAR: Ve gece vakti... bir çocuk.
T. İNANÇER: Tabii. Tabii... Tabii... Bir çocuk. Hatta şimdi girmeyelim şimdi vaktimizi açıyoruz. Ağzını bağlamayı unutmuş Hazreti Esmâ elindeki çıkıyı heyecanla iş yapıyor. Kemer bağlamak, özel bir statüdür. O zamanın toplumunda. Hâlâ onun uzantıları vardır. Baba, amca, dede gelin kıza kemer bağlar. Zenginse altın kemer bağlar, fukaraysa en azından bir kırmızı kuşak bağlar. Bildiğin kurdela bağlar. Ne o? Statü o işte. İşte kendi statüsünü ortaya koyan kemerini çözüyor, Efendimiz'e vereceği çıkını bağlıyor. Efendimiz bundan haberdar olduğunda "Allah Esmâ'ya Cennet'te iki kemer verecek." diyor. Onun için iki kemerli diye Hazreti Esmâ'nın lakabı vardır. O da Zübeyr bin Avvam'ın hanımı... Aşere-i Mübeşşere'den. Efendimiz'in halaoğlu aynı zamanda. Zübeyr bin Avvam'ın hanımı. Meşhur Abdullah ibni Zübeyr'in annesi. Tabii ya.
S. ACAR: Abdullah bin Zübeyr böylelikle Hazreti Ebû Bekir'in torunu olduğunu da...
T. İNANÇER: Hem onun torunu, hem de Efendimiz'in hala torunu. Abdulmuttalib'in torun çocuğu. Zübeyr bin Avvam Efendimiz'in halasının çocuğu. Kuzen yani. Kuzen. Kardeş çocukları oluyorlar. Yani Allah cümlesinin şefâatine nail etsin. Ama bilhassa annelerimizin.
S. ACAR: Peki biz Hazreti Hatice Annemiz'i hiç konuşmamış varsayacağız önümüzdeki programda...
T. İNANÇER: Öyle oldu zaten, daha doğum tarihini bile..
S. ACAR: O zaman önümüzdeki program...
T. İNANÇER: İnşallah.
S. ACAR: Hazreti Hatice Annemiz'den başlayarak...
T. İNANÇER: Şimdi bak, başka bir laf var.
S. ACAR: Kendimizi sıkmayalım efendim biz.
T. İNANÇER: Hayır hayır... tabii tabii sıkmayacağız. Neden biliyor musun? Bu Bahariye Eyüp Sultan Mevlevihânesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede Efendi Hazretleri vardır. Onun bir beyti vardır. "Fahriya! Malumudur erbab-ı irfanın bu râz, Lâfz-ı Mevlânâ'dan Zat-ı Mevlâ'dır garaz."
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: Yani biz Hazreti Mevlânâ'yı konuşurken, Allah'ı konuşuyoruz. Çünkü Hazreti Mevlânâ Allah ile ilgili. Allah ve Resûlü ki ayrılmaz o. Şaşılıktır ayırmak. Bundan bahsediyor. Onun için "Mevlânâ'nın sözlerinden konuşuyorsak; gayemiz, garazımız Allah konuşmaktır." diyor. Biz de ne konuşursak konuşalım, Efendimiz'in mübarek zevceleri, annelerimizden de konuşsak yine gayemiz Efendimiz'dir.
S. ACAR: Eyvallah efendim.
T. İNANÇER: Onun için ha halasının oğlundan konuşmuşuz, ha bacanağından konuşmuşuz... Hatta düşmanından konuşmuşuz. Düşmanını konuşurken içinde kızgınlık belirmiyor mu? Bu Efendimiz'e olan bir muhabbetin göstergesi değil midir?
S. ACAR: Eyvallah.
T. İNANÇER: Bitti ya. Tamam. Allah onun şefâati ile inâyet etsin bize, toplumumuza. Bu Efendimiz'i unutma, hatırlamama, tanımama, günahından vebalinden, hatasından, kusurundan kurtulduğumuzda başkalarından örnek olacak değil, vaktiyle olduğumuz gibi başkalarına örnek olacak hale geliriz.
S. ACAR: Eyvallah çok teşekkür ederiz. Çok sağolun.