9. Bölüm

Hz. Zeyneb b. Cahş


627 Mart'ında Medîne'de nüfus sayımı yapılmıştır. Bu önemli sosyal hadiseden sonra Nisan 627'de Hendek savaşı yaşanmıştır. Yine nisan ayı içinde, Hendek gazvesi biter bitmez Efendimiz'in bir diğer evlilikleri daha zuhur etmiş ve Zeyneb binti Cahş hazretleri validemiz olmuştur. Zeyneb binti Cahş validemiz Efendimiz'in halazadesidir, ilk müslümanlardandır. İbadete düşkünlüğü, cömertliği ve asabiyeti ile tanınan biridir. Validemiz dikiş nakış konusunda mahirdir, Efendimiz'in ahirete göçmesi sonrasında geçimini dikiş nakış ile sağlamıştır. Dikiş nakıştan kazandığını sadece kendi yememiş, fakir fukaraya da dağıtmıştır.

 

Abdülhamit Han'ın, Zeyneb validemizden öğrendiğini söylediği bir huyu vardır. Malûm, Abdülhamit Han iyi bir ince mobilya ustasıdır. Yıldızdaki atölyede değişik mobilyalar yaptırmış, sonrasında itimat ettiği bir adamına vermiş ve Mercan'da sattırıp o satılanlardan zekat ve sadaka vermiştir. Devlet kendisine bir tahsisat yapıyor ancak Abdülhamit Han o tahsisat ile zekat olmaz deyip kendi yaptığı mobilyalarla zekat ve sadaka veriyor. Abdülhamit Han bu huyunu Zeyneb binti Cahş validemizden öğrendiğini söylemiştir.

 

Validemiz bi'setten yirmi sene önce doğmuştur. İlk iman edenlerdendir. Onun da ilk ismi Cevriye validemiz gibi Berre'dir. Validemiz asil bir ailenin mensubudur, çünkü Abdülmuttalib'in torunudur.  Efendimiz O’nun da ismini değiştirmiş ve Zeyneb koymuştur.

 

Bir takım kaynaklarda, özellikle ilk beyi ile olan geçimsizliği anlatılırken validemizin asabiyeti üzerinde durulur. Burada bir hata yapılmaktadır. Efendimiz, Hz. Zeyneb binti Cahş'ın ismini Zeyneb binti Huzeyme validemiz göçtükten sonra kendisine vermiştir. Hz. Zeyneb Efendimiz'in bu kararına birşey dememiştir. Demek ki, ilk beyi ile olan geçimsizliği huysuzluktan kaynaklanmamaktadır, uyumsuzluktan kaynaklanmaktadır. Uyumsuzluk başka birşeydir, huysuzluk başka bişeydir.

 

Hz. Zeyneb'in annesi, Efendimiz'in halası Ümeyye binti Abdülmuttalib'dir, babası ise Beni Esad kabilesinden Burre'dir. Burre ismi de Berre ile aynı manaya geldiği için ona da Cahş denilmiştir. Abdullah ibni Cahş ise validemizin ağabeyidir. Abdullah ibni Cahş Mekke'den Medîne'ye ilk hicret edenlerdendir, çok önemli bir kişidir.

 

Hicretten sonra Efendimiz Zeyneb binti Cahş’a seni evlendirelim der. Validemiz o sırada otuz küsür yaşındadır. Validemizin o zamandan önce evlilip yapmış olabileceğini söyleyenler de vardır ancak kayıtlarda net olarak evlendiğine veya evlenmediğine dair bir bilgi yoktur. Hz. Zeyneb Efendimiz böyle deyince kendisinin onunla evlenmek istediğini düşünerek memnun olur ve “Siz bilirsiniz” der. Ama Efendimiz Hz. Zeyneb’e “Seni Zeyd ile evlendirelim” der. Bu sırada Zeyd bin Harise, Usame bin Zeyd’in annesi, kendinden daha yaşlı Habeşli Ümmü Eymen ile evlidir. Bunu duyunca Hz. Zeyneb, abisi Abdullah olmaz diyorlar ve suratlarını asarlar.

 

Zeyd bin Hârise köle olarak gelmiştir ama Efendimiz onu hemen azad etmiştir. Zeyd bin Hârise azadlı köle bile değildir çünkü hiç kölelik yapmadan Efendimiz onu azad etmiştir. Zeyd bin Hârise, Efendimiz'in evlâd-ı manevisi’dir. Efendimiz, herkesi severdi ama Zeyd bin Hârise'yi özel olarak severdi.

 

Hz. Zeyneb cahiliyye adetlerinden iki tanesinin yıkılmasının kahramanı olmuştur. Bir köle ile bir kabile reisinin torunu evlendirilmiştir. Eski Arap toplumunda kölelerin aşağılanması vardır. Ebû Cehil bile üstüne çıkmış, bıçağı boğazına dayamış köleye "sen yüksek yerde durmuyor musun" demiştir, "kölelere, fakirlere ayrı bir mescit yap, bize ayrı bir mescid yap, o zaman olur bu iş" demiştir. O zamanlarda böylesine bir insan ayrımı vardır. Efendimiz bu yanlışı ortadan kaldırmak ve İslâmiyet'in hukuki statüsü köle bile olsa bir insanı aşağılamadığını, İslâmiyet’in insanları eşit saydığını göstermek için evlatlığı olan eski bir köleye dünür olarak Hz. Zeyneb'i istemeye gitmiştir. Efendimiz, Hz. Zeyd için Hz. Zeyneb'i istemeye gittiğinde ne Hz. Zeyneb ne kardeşleri bu talebi uygun karşılamışlardır. Çünkü hürre bir kadının azadlı bir köle ile evlenmesi o günkü örfe muhaliftir. Bu örfün Allah'ın emrine uygun olup olmadığı hakkında henüz âyet de yoktur. Zeyneb validemiz "Ya Resûlullah, ben senin halanın kızıyım, Kureyşî’yim, yapma bunu" diye itiraz edince Allah-ü zü'l-Celâl Ahzâb sûresinin 36. Âyetini nazil buyurmuştur:

 

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُب۪يناً

"Allah ve Resûl’u bir işe hüküm verdiği zaman, mümin ve müminelerin o işi kendi arzu ve isteklerine göre seçme hakları yoktur. Allah ve Resûl'unun sözünü dinlemelidirler. Kim Allah Resûl'une karşı gelirse aşikar bir sapıklığa düşmüş olur." Bu âyet gelince Zeyneb hazretleri dayıoğlu olan Efendimiz'e gelir ve "Ya Resûlullah, Zeyd ile evlenmemi o mu istiyor, Sen mi?" deyince Efendimiz kendisinin istediğini söyler. O zaman Hz. Zeyneb "Ben Resûlullah'ın sözüne asi olmam ve âyete de muhalif davranmam" diyerek teklife peki demiştir.

 

Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb arasında bir evlilik için olmazsa olmaz olan muhabbet tesis ve teessüs olmamıştır. Muhabbet olmayınca, anlayış da olmaz, canım desen canın çıksın anlaşılır. Bir müddet sonra bu evlilikte geçimsizlik artmıştır. Bunun üzerine Hz. Zeyd Efendimiz'e bunu arz etmek durumunda kalmış ve ayrılmak için Efendimiz'den müsaade istemiştir. Efendimiz evliliğe kendisi vesile olduğu için bu duruma çok üzülür. Elbette bu işin zahiri tarafıdır. Efendimiz Zeyd'e "Sen eşini tut, boşama, tahammül hususunda Allah'a sığın, bana muhalefet hususunda da Allah'tan kork" der, çünkü aileyi bozmak istemez. Bir hadîs-i şerîfte Efendimiz "boşanma olduğu zaman arz titrer" buyurmuştur. Efendimiz, daha sonra ismi Katolik olacak olan batıl bir inancın evlenme yasağına, müslümanlar da tabi olmasınlar diye müsaade ettiğini ama memnun olmadığı, kerhen müsaade ettiğini buyurmuştur. Onun için evlenirken özellikle gençler, kafalarına ve gönüllerine şunu koysunlar ki, muhabbetsiz olmaz!

 

Gönüller soğuyunca aşağı yukarı bir sene kadar daha bu evlilik devam etmiştir ancak bu hale tahammülü kalmayınca Hz. Zeyd Zeyneb valideyi boşamıştır. Bu evlilikte asıl sorun ısınamamadır, bu ısınama sonrasında “sen köleydin” gibi sözler söylense de önemli değildir. Hz. Zeyneb'te kendini asilzade görme beyanı vardır, Hz. Zeyd'de de layık olmama endişesi taşıması vardır. Efendimiz'e karşı gelemediklerinden mecburen bir süre bunlara tahammül etmişlerdir.

 

Boşanma olunca Efendimiz çok üzülür. Eskiden azadlı bir köle ile evlenmek hoş görülmediği gibi evlatlığın dulu ile evlenmek de hoş görülmezdi, çünkü evlatlık gerçek evlat gibi kabul edilirdi. Allahu Tealâ bu yanlış ve batıl adetlerin kalkmasını murad etmiş ve bu hususta bize en büyük örnek olacak Habîb-i Zişân Efendimiz'i bu işe memur etmiştir. Zahiri üzülmelere rağmen hem Hz. Zeyneb hem Efendimiz Aleyhisselâm bu işin ortaya çıkmasının canlı delilleri olmuşlardır.

 

Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd'den boşandıktan sonra Ahzâb sûresinin dördüncü ve beşinci âyetleri nazil olmuştur. Bunun için her zaman diyoruz, âyetlerin sebebi nüzulu bilinmeden o âyetin tefsirini anlamamız mümkün olmaz. Ancak bu hadiseleri bilirsek bu âyetleri anlayabiliriz:

 

مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ ف۪ي جَوْفِه۪ۚ وَمَا جَعَلَ اَزْوَاجَكُمُ الّٰٓئ۪ تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ اُمَّهَاتِكُمْۚ وَمَا جَعَلَ اَدْعِيَٓاءَكُمْ اَبْنَٓاءَكُمْۜ ذٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِاَفْوَاهِكُمْۜ وَاللّٰهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّب۪يلَ ﴿٤﴾ اُدْعُوهُمْ لِاٰبَٓائِهِمْ هُوَ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِۚ فَاِنْ لَمْ تَعْلَمُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِ وَمَوَال۪يكُمْۜ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ ف۪يمَٓا اَخْطَأْتُمْ بِه۪ۙ وَلٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

"Evlatlıklarınız sizin özoğullarınız (buradaki oğul zade manasınadır, yani hem erkek hem kız için geçerlidir) gibi değildir. Bu sizin ağzınızda çevirdiğiniz boş laftır. Allah doğru söyler, doğru yolu gösterir. Evlatlıklarınızı babalarından nispet ederek isimlendirin ve çağırın. Bu Allah katında daha doğrudur. Evlat edindiklerinizin babasının kim olduğu bilinmiyorsa onları din kardeşiniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak addedin. Yanılarak yaparsanız size vebal yoktur ama kalpleriniz yanlışa yönelirse günah vardır." Bu âyetin inzaline kadar Hz. Zeyd'e Zeyd bin Muhammed denildiği de oluyordu. Bu âyet ile Allahu Teâlâ bunu yasaklamış oldu.

 

Allahu Tealâ bu âyet ile nesebin hükmî evlatlıktan daha önemli olduğunu bildirmiştir. Sıralamada neseb bir numaradır, sıhriyyet iki numaradır, akit üç numaradır. Validelerimiz müminlerin anneleridir, bu imanî bir meseledir, fiili bir durum değildir. Dünya hayatında evlatlık var, evlat var, damat, gelin, kayınpeder, kayınvalide var. Bunlar sıhriyyettir. Hukuki statüleri bakımından bunların ne olduğu hakkında eskiden herkes kendi kafasına göre birşeyler söylüyordu. Bu konuda Ziyad bin Ebih hadisesi hatırlanabilir. Hz. Hüseyin'e kıyan taifenin içinde olan babasının oğlu Ziyad... Babası kim belli değildir, ne çocuğu olduğu malum... Hz. Allah bu âyet ile nesebin aktî babalıktan daha önemli olduğunu söylemiştir. Bunun da tipik örneği Efendimiz'in evlatlığı Zeyd hazretlerinin Muhammed’in oğlu Zeyd diye çağrılmak yerine asli babasının ismi olan Zeyd bin Harise olarak çağrılmasıdır.

 

Hz. Zeyneb bahsettiğimiz mesele gibi birçok fıkhî hükmün nazil olmasına vesile olmuş bir annemizdir, bu vesile olma sırasında da ciddi sıkıntılar olmuştur. Hz. Zeyneb fedai bir annemizdir.

 

Zeyd bin Harise Kur'ân-ı Kerîm'de adı geçen tek sahabedir. Ancak âyetteki Zeyd aynı zamanda "Zeyd ve Amr" kalıbında kullanılan ve genel olarak “kişi” manasına da gelebilmektedir. O âyette hem Zeyd bin Harise böyle yapsın, hem de Zeyd'ler Amr'lara karşı böyle yapsın manası vardır.

 

Bu âyetle bir hüküm ortaya çıkmıştır, evlatlıklar evlat gibi değildirler. O zamana kadar evlatlıklar evlat gibi idi artık Allah buna müsaade etmeyince, azad edilmiş köleler, evlatlıklar öz babalarının adı ile anılmaya başlamış, öz babası bilinmeyenler de eski efendilerinin dostları ve din kardeşi olarak koruyup gözettikleri kimseler olmuşlardır.

 

Bu ayet gereği evlatlıklar evlat gibi olmadığı için evlatlık karısı da gelin gibi değildir, tesettür gerekir, aynen baldız gibidir. Bu arada tesettür bahsi geçince şunu söyleyelim, Türkiye’de bir başörtüsü meselesidir gidiyor. Allah başınızı örtün demiyor, meseleye başörtüsü meselesi demek yanlıştır, mesele örtünme meselesidir. Başörtüsü diye diye şimdi millet başını örtüyor, başka yerini açıyor. Kimse kusura bakmasın! Böyle tesettür mü olur!..

 

Bu âyetlerin arkasından konuyla ilgili başka âyetler inmeye devam etmiştir. Bu âyetler Ahzâb sûresinin dördüncü ve beşinci âyetlerinden sonra gelmelerine rağmen Efendimiz otuzyedinci ve kırkıncı âyetler olarak yazılmalarını buyurmuştur, otuzyedinci ayet şöyledir:

 

وَاِذْ تَقُولُ لِلَّـذ۪ٓي اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَاَنْعَمْتَ عَلَيْهِ اَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ وَاتَّقِ اللّٰهَ وَتُخْف۪ي ف۪ي نَفْسِكَ مَا اللّٰهُ مُبْد۪يهِ وَتَخْشَى النَّاسَۚ وَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشٰيهُۜ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَراً زَوَّجْنَاكَهَا لِكَيْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ حَرَجٌ ف۪ٓي اَزْوَاجِ اَدْعِيَٓائِهِمْ اِذَا قَضَوْا مِنْهُنَّ وَطَراًۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولاً

“Hani sen Allah'ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, "Eşini nikahında tut (onu boşama) ve Allah'tan sakın" diyordun. İçinde, Allah'ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha layıktı. Zeyd eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü'minlere bir zorluk olmasın. Allah'ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.”

 

Efendimiz, evlatlık olmadığına göre, Zeyneb de çok üzüldüğüne göre, bu üzüntüsü ancak benim zevcem olmakla geçer şeklinde düşünmüştür. Ancak evlatlığın hanımının gelin gibi görülmesi vardır. Halbuki Allah evlatlığın karısının gelin gibi olmadığını âyet ile sabitleyince artık Efendimiz'e "Senin içindeki endişeye hacet yok çünkü ben seni ona nikahladım" demiştir. Bu âyetler herkese tebliğ edilmektedir. Hz. Ayşe yüksek feraseti ve ince kavrayışı ile "Allah madem Resûlullah'a Zeyneb'i semada nikahladı, Zeyneb bu hali ile bize karşı övünür" demiştir.

 

Burada bir başka mana daha çıkar ki bu mana tasavvvuf ile ilgilidir. Rüya herkese delil değildir, görene delildir. Dünya işi dünya kaidelerine göre yapılır, Allah-ü zü'l-Celâl Efendimiz'e ben seni semada ona nikahladım demesine rağmen Efendimiz hazretlerinin nikahı dünyada da icra kılınmıştır.

 

Zeyneb validemizin düğün ziyafeti önemlidir. Bu yemeği, Efendimiz'in çok sevdiği, Ashâb’ın gençlerinden Enes bin Malik'in annesi Ümmü Süleym hazretleri hazırlamıştır. Medîne hurması ayrı bir cinstir, sadece Medîne'de yetişmez, başka hurmalıklarda da yetişir ama adı Medîne hurmasıdır. Ümmü Süleym hazretleri Medîne hurmasını yağ ile karıştırarak ismi hays olan özel bir yemek yapmış ve oğlu Enes bin Malik bu yemeği Efendimiz'e götürmüştür. Efendimiz yemeği görünce Enes bin Malik'e Hz. Ebûbekir'i, Hz. Ömer'i, Hz. Osman'ı ve Hz. Ali'yi çağırmasını söyler. Enes bin Malik getirdiği yemeğin sadece iki üç kişiye yetecek kadar olduğunu bildiği için tereddüt eder ama Efendimiz'e itiraz etmeyerek gidip bu kimseleri çağırır. Enes bin Malik tekrar Efendimiz'in yanına dönünce, bu kez Efendimiz mescide gitmesini ve orada kim varsa, giderken ve gelirken kimi görürse davet etmesini söyler. Enes bin Malik yine içinden bu kadar yemek kime yetecek diye düşünür ama Efendimiz'in buyurduğu gibi kimi görürse yemeğe davet eder. Efendimiz o yemek kabını ortaya koyar ve bereketi için dua buyurur. Daha sonra Efendimiz misafirlere onar kişi olarak sofralara oturmalarını söyler. Herkes önüne konanı yesin der Efendimiz ancak yemek bir türlü bitmez, sanki alttan yenisi gelmektedir. Birkaç on kişi yedikten sonra Efendimiz Enes bin Malik'e tabağı kaldırmasını söyler. Enes bin Malik tabağı kaldırıp Zeyneb validemizin yanına koyduktan sonra annesine gider ve olanları hayret içinde anlatır. Ümmü Süleym hazretleri buna hiç şaşmaz, "madem ki Resûlullah öyle söylemiş, bütün Hicaz'ı çağır deseydi yine yeterdi" buyurur.

 

Hz. Zeyneb ile Efendimiz'in evlilikleri ile ilgili gelen ve müslümanlar için hüküm beyan eden âyetler bunlarla sınırlı değildir. Düğün yemeğinin sonunda çoğu davetli o yerden ayrılırlar. Ancak iki üç kişi çene çalarak oturmaya devam ederler. Efendimiz nazik, ince, zarif olduğu için artık gidin dememiştir ama anlamaları için odaya sürekli girip çıkmıştır. Efendimiz bütün validelerimizin odalarını dolaşmasına rağmen tekrar geldiğinde halen bu kişileri oturur görür. Efendimiz'in buna canı sıkılmıştır ve Allahü Tealâ Efendimiz'e Ahzâb sûresinin 53. Âyetini inzal ederek yetişir:

 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ اِلَّٓا اَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ اِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِر۪ينَ اِنٰيهُۙ وَلٰكِنْ اِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَاِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِس۪ينَ لِحَد۪يثٍۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْـي۪ مِنْكُمْۘ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْـي۪ مِنَ الْحَقِّۜ وَاِذَا سَاَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعاً فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَٓاءِ حِجَابٍۜ ذٰلِكُمْ اَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّۜ وَمَا كَانَ لَكُمْ اَنْ تُؤْذُوا رَسُولَ اللّٰهِ وَلَٓا اَنْ تَنْكِحُٓوا اَزْوَاجَهُ مِنْ بَعْدِه۪ٓ اَبَداًۜ اِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ عِنْـدَ اللّٰهِ عَظ۪يـماً

"Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber'in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber'i rahatsız etmekte, fakat o sizden de çekinmektedir. Allah ise gerçeği söylemekten çekinmez." Habibullah'ı Allah işte böyle sever. Onun söylemeyemediğini, rahatsızlığını yine onun vasıtası ile tebliğ etmiştir.

 

Âyetin devamında bütün müslümanları alâkadar eden şu âyetler gelir: "Peygamberin hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Böyle davranmanız hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temizdir. Allah'ın Resûlüne rahatsızlık vermeniz ve kendisinden sonra hanımlarını nikahlamanız ebediyyen söz konusu olamaz. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır."

 

Efendimiz'in zevcelerinin Efendimiz ahirete göçse de başkaları ile evlenemeyeceğine dair âyet Zeyneb validemizle olan nikahtan sonra gelmiştir. Keza örtünme, kapanma peygamber hanımları ile başlamıştır ancak sonra gelen âyetlerde Allah Celle Celâluhu Ahzab sûresi 59. ayette:

 

يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً

"Ey Resûlum! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir" diyerek müminelerin de örtünmeleri gerektiğini inzal buyurmuştur. Kadınların örtünme sınırları şu şekilde tarif edilmiştir: El, yüz ve ayak açık kalabilir. Kulak ve gerdan yüze dahil değildir, bilekten aşağısı eldir, yukarısı el değildir. Abdestte ıslatılması gereken kabeyn denen kemiklerin aşağısı ayaktır. Bunun dışında, yabancı erkeğe karşı kadın örtülü olmalıdır. Halâ örtünme var mıdır, yok mudur diye münâkaşa etmek tek kelime ile aptallıktır. Türkiye bu aptallıktan çok çekti, halâ da konuşanlar var. "Ben yapmıyorum" demek serbestiyetin vardır, cezasını mı çekersin, Allah'a hesabını mı verirsin, o bunu diyenin bileceği iştir. Ama  var, yok kavgası yapılamaz.

 

Efendimiz'in muhterem zevceleri, bu âyet nazil olduktan sonra artık Ashâb'la perde arkasından görüşmeye başlamışlardır. Dışarıya çıkmaları icab ettiğinde de tamamen örtünmüşler ve kıyamete kadar gelecek müslüman hanımlara da örnek teşkil etmişlerdir. Tamamen örtündüler derken elleri, yüzleri, ayakları açıktır. Peçe, İslâm adeti değildir. Yasak değildir, ayrı mesele... Tavaf sırasında peçe olmaz. Bütün ehli sünnet mezahibinde bu böyledir. Maalesef Arap adeti diye bu şekilde örtenler oluyor, yapılmamalıdır. Kullar kendi kendilerine hüküm uyduramazlar, Allah ve Resûl'u birşeye hükmettikleri zaman Onların dedikleri olacaktır. Ahzâb sûresinin otuzaltıncı  âyeti açıkca bunu anlatmaktadır.

 

Hz. Zeyneb validemiz çok namaz kılar, çok oruç tutardı, ibadete çok düşkündü. Efendimiz birgün, daha çok hanımların namaz kıldıkları bir bölümde, iki direk arasında bağlı bir ip görür ve bu nedir diye sorar. Bilenler bu ipin Zeyneb validemizin olduğunu söylerler. Daha sonra Zeyneb Validemiz’in bazen kıyamda çok uzun durduğunu, yorulduğunda da bu ipe tutunduğunu öğrenir. Efendimiz bunun üzerine "İbadette böyle bir güçlüğe talip olunamaz, böyle ibadet olmaz. Zinde olduğunuz miktarda ayakta durun" der ve ipi çözdürür. Efendimiz böylece ibadetin çok olanının değil, devamlı olanının makbul olduğunu Hz. Zeyneb üzerinden bizlere bildirmiştir. Zeyneb validemiz bize haber gelmesi açısından çok önemli bir validemizdir, hatta en önemlisidir.

 

Efendimiz de ayakları şişene kadar namaz kılıyordu diyenler olabilir, aradaki fark şudur, Efendimiz'in ayaklarının şiştiğinin farkında değildir, o derece kendinden geçmektedir. Ama Zeyneb validemiz bilinçli olarak ipe tutunmuştur.

 

Zeyneb validemiz hakka çok riayet eden biridir. Ayşe validemiz İfk hadisesi hakkında Hz. Ömer ile, Hz. Osman ile konuşmakta iken Zeyneb validemizin de görüşünü almak ister. Zeyneb validemiz "Ben işitmediğimi işittim demekten, görmediğimi gördüm demekten Rabbim’e sığınırım, ben Ayşe hakkında hayırdan başka hiçbirşey bilmiyorum, hiçbirşey de düşünmüyorum" der. Hem Efendimiz, hem Hz. Ayşe, hem de Hz. Ebûbekir bu cevaptan çok memnun olmuşlardır. Validemizin bu cevabı bize bir prensip öğretmektedir.

 

Hz. Ömer döneminde Ashâb’ın ileri gelenlerine ve validelerimize maaş bağlanmıştır. Bu maaş muhacir validelerimiz için yıllık 12 bin, muhacir olmayan validelerimiz için yıllık 6 bin dirhemdi. Hz. Ömer, Zeyneb validemize maaşı gönderir, Hz. Zeyneb gelen parayı görünce çok olduğunu söyler ve diğer kardeşlerimin hissesi de bunun içinde mi diye sorar. Validemizin diğer kardeşlerim dedikleri diğer validelerimizdir. “Hayır” der gelen kişi, sadece kendisine düşen pay olduğunu söyler ve parayı validemize teslim eder. Validemiz paranın üzerine bir örtü serer ve hizmetçisine avucu ile bir miktar almasını ve fakirlere dağıtmasını söyler. Bu şekilde örtünün altında avuca gelecek miktar kalmayınca kadar devam eder ve sonunda hizmetçi söyle der "Anneciğim, herkese dağıttık da bize düşen yok mu?" Validemiz örtünün altında kalan parayı da bu hizmetçisine bırakır. Validemiz kendine düşen hissenin bir kuruşuna bile dokunmayacak kadar cömert bir hanımdır. Hz. Ömer gönderdiklerini dağıttığını duyunca bizzat kendisi tekrar para getirir. Validemiz bunları da dağıtır ve yanında Hz. Ömer de varken bu kadar dünya malının fitne olacağını düşünerek şöyle dua eder: "Ya Rabbi, bundan sonra beni Ömer'in ihsanını almaya eriştirme". Hz. Ömer bu duanın üzerine bir daha para göndermemiştir.

 

Hz. Zeyneb validemiz Efendimiz'den sonra ilk vefat eden annemizdir. Hz. Sevde yaşı ilerlediği için hep vefat bekler bir haldedir. Yaşı Efendimiz'den kıdemlidir, arada Efendimiz'e bununla ilgili soru sormaktadır. Yine böyle bir sorudan dolayı Efendimiz bir gün validelerimizle birlikteyken şöyle buyurur: "Benden sonra bana en çabuk kavuşacak olan eli en uzun olanınızdır." Bu söz üzerine validelerimizden kollarını ölçmeye kalkanlar olmuştur ancak Efendimiz'in bu sözünde kinaye vardır. Hz. Zeyneb validemiz, en çok sadaka dağıttığı için eli en uzun olandır.

 

Zeyneb validemiz, Efendimiz'den sekiz küsür yıl sonra, elliüç yaşındayken vefat etmiştir. Cenaze namazı Hz. Ömer tarafından kıldırılmış ve Cennetü'l Bakî'ye defnedilmiştir. O zamana kadar vefatlarda cenaze bir sala konur üzerine örtü örtülürdü, eğer kadınsa bedeni belli olmasın diye üzerine iki tane çubuk konurdu. Habeşliler ise cenazelerini tabuta koyarlardı. Bir ilk olarak Hz. Zeyneb göçtüğünde cenazesi tabuta konmuştur. İlk tabuta konan müslüman cenazesi Hz. Zeyneb’in cenazesidir. Validemiz kabre konulurken yine bir ilk olarak kabrin üstüne örtü tutulmuştur. Bu sadece hanımlara mahsus değildir, bazı meşayih-i kirâm hazerâtına da mahsustur. Çünkü kabrin içinde yapılacak bazı işlemler vardır ve herkes onu anlamaz.

 

Efendimiz aleyhine kitap yazan batılı müsteşriklerden biri, Efendimiz’in Zeyneb valideye -Estağfirullah el-âzim- evlatlığının karısı iken göz koyduğu iftirasını atmıştır. Türkiye de bu halt yenmiştir. Çok basittir, Zeyneb validemiz Efendimiz'in halasının kızıdır, evlenmek istese o zaman evlenirdi, validemiz o zaman otuzüç yaşlarındaydı. Resûlullah tanınmadığı için böyle bir iftiranın Türkiye'deki uzantılarına da cevap verecek müslümanlar yok meydanda! Bir insan annesine, Peygamberi’ne laf söyletmemelidir!

 

Allah Efendimiz ile nikahları Allah katında kıyılmış olan validemizin şefaatine nail etsin.



Çevirmen Girişi